ANA SAYFA
Ziyaretçi defteri
إسلام حرفلرى
RİSALE TAHRİFATI
VARİS ABİLERİMİZİN İLANATI 27 AĞUSTOS 2008
ÜSTADIMIZIN EL YAZMA VASİYETNAMESİ
بر نجى لمعه
اون طوقوزنجي سوز
آلتنجى سوز
Gülen'e Cevab A.BADILLI
28.7.1995 Hoca'ya Cevab
LAHİKA İDDEASINA CEVAB
LUGAT TEBLİĞİ
HALİFEDEN MAHREC PAYESİ
VARİSLERDEN NUR'UN NEŞRİNDE SADAKAT
İFHAMNAME
Rumuzât-ı Semâniye'den
Keramet-i Ahmediyye
SIRRI İNNA ATAYNA (tam metin)
GAYRİ MUNTEŞİRLER
RÜŞDÜ TAFRAL İSLAM PRENSİBLERİ ANSİKLOPEDİSİ
sayac
EBCED VE CİFİR İLMİ
DİALOG MASALINA REDDİYE
MUTLAK VEKİL VARİS MESELESİ
SUNGUR AĞABEY MUDAFASI
DERLEMELER HAKKINDA
TİRYAK RİSALESİ
8.(SEKİZ) LEM'A
18.(ONSEKİZ)LEM'A
28.(yirmi sekiz)LEM'A
MUFASSAL TARİHÇE(TAMAMI)
RUMUZAT-I SEMANİYE (TAMAMI)
RİSALE-İ NUR'UN KUDSİ KAYNAKLARI (TAMAMI)
SİRACÜN NUR
ZÜLFİKAR
TILSIMLAR MECMUASI
FİHRİST RİSALESİ
NUR'UN İLK KAPISI
5(beş)RİSALE (HUSREV AĞABEY TENSİBİYLE)
RUMUZ RİSALECİĞİ
KIZIL İCAZ
FAYDALI SİTENİ EKLE
KÜRESEL BARIŞA DOĞRU CAMİLER DEĞİŞİMİ FETHULLAH GÜLEN
DEVLET-İ ALİ’DE SÜFYANIN DOĞUŞU
Risale-i Nur Mesleğinde"İSTİĞNA DÜSTURU"
MEAL OKUMAK
 

EBCED VE CİFİR İLMİ

 

 

 

 

RİSALE-İ  NUR'DA

 

   CİFİR VE EBCED ilmi

 

 

(Mahiyeti,Hakikati ve Delilleri)



Abdulkadir BADILLI

 

 

 

 

  MUKADDEME

 

  Ebced veya Cifir ilmi, menşe itibarıyla İslâm'ın öz kaynağından gelmediği gibi, islâm'ın birinci sınıf ilimlerinden de değildir. Buna göre, herkesin onu öğrenmesi ve uğraşması lâzım olan bir şey de değildir. Amma islâm'ın reddetmediği hususî ve sırlı ilimlerden bir ilim olup, müsaid ve müstaid bazı zâtların hususî şekilde meşgul olmalarına izin verilmiş ve bazı âlimlerin özel şekilde uğraştıkları ve onunla bazı gaybî istihraçları karine ve emarelere bina ederek bulup çıkardıkları bir ilim çeşididir.
   Kim ne derse desin, bu ilim, esas ve menşe itibariyle islâm'dan direkt gelmediği halde, Resul-i Ekrem tarafından haramiyetine hükmedilip red ve yasak edilen bir ilim tarzı değildir. Öyle ise asliyeti islâm'dan gelmemiş olmakla birlikte, bâtıl ve merdud da değildir. Zira, bugün islâm'ın tâdil ve tensik ettiği fiilî, amelî ve kavlî bir çok işler ve hâller vardır ki; menşei Islâmiyetten evvel var olan şeylerdir.
   Meselâ: Kölelik ve cariyelik mefhumu, islâm'dan önce de var olduğu halde, islâm dini onu tâdil edip en ehvene indirmiştir. Keza evlenmek ve sakal bırakmak gibi fiiller dahi islâm'dan evvel de mevcuttu. Lâkin islâm dini bunları en güzel şekle ve insanlığa yakışır bir tarza getirdi. Keza yazı ve harf işi dahi islâm'dan evvel vardı ve hakeza...
  Demek herşey, her mes'ele ve her hâl bizzat islâm'ın öz kaynağından gelmiş olması şart değildir. Yeter ki, cahilî âdetler gibi bazı pis ve kerih şeyler tarzında olup islâmca reddedilmiş olmasın.
  Faraza, Ebced ve Cifir ilmi, islâm'dan önce bazı yahudî ve Hristiyan âlimleri tarafından bazı şarlatanlıklarda kullanılmış olsa dahi, lâkin islâm'a girdikten sonra, yani bu ilim islâmlaşınca, başta İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık ve Muhyiddin-i Arabî ve İmam-ı Gazalî ve Beyazıd-ı Bistamî gibi islâm büyükleri onu çok hayırlı ve menfaatlı işlerde istimal ettiler ve onu hakikî gaye ve hedefine yönlendirerek nurlandırdılar. Bu dediklerimizin isbatı gelecektir.
   Hem Ebced ve Cifir, islâm'a girdikten sonra da, bazı nâ-ehillerce su-i isti'mal edilip asıl mecrasından saptırılmış da olabilir. Amma bu, onun asliyetine ve hayırlı cihetine bir zararı dokundurmaz. Çünki her meslekte nâ-ehillerin karışması ile, onun bazı taraflarını kötü ve dûn işlerde isti'mal etmiş olabilirler. Lâkin hiçbir zaman o gibi su-i isti'mal fiilleri noktasından o mesleğin veya o ilmin esas kıymetine ve hayırlı kaidelerine bakılmaz ve bakılmaması lâzımdır.
   Bununla beraber, Cifir ve Ebced ilmine bazı islâm âlimleri tarafından itiraz edilmiş ve     hatta reddedilmiş de olabilir. Hatta bazıları yanlış olarak: "Onunla uğraşmak haramdır" demiş de olabilirler. Amma bu mes'elede islâm âlimlerinin cumhuru ne demişler, onu bilmek lâzımdır. Evet cumhur-u ulemanın fikri, Cifır ilmi hakkında müsbet olduğu ilerde ispatlanacaktır.
        "Hadîs ilmi" bölümünde kaydettiğimiz gibi; çeşitli meşreb ve meslek sahibleri olan islâm âlimleri, âdeta her şeye, her mes'eleye itiraz edebilmişler. Hatta İmam-ı A'zam'a ve İmam-ı Şafiî'ye bile bazı hususlarda haksız olarak ağır ittihamlarla itiraz eden âlimler de bulunmuş. Lâkin sonra cumhur-u ulemaca tebeyyün etmiş ki; o gibi mu'terizlerin itirazları mes'eleyi ve hakikat-ı hâli bilmemelerinden ve kavrayamamalarından ileri gelmiş bir su-i zandan ibaret olduğu anlaşılmıştır.
Öyle ise, her mes'elede ve her ilimde mutlaka ihtisas, meleke ve rüsûh lâzımdır. Bir kimse ihtisası dışındaki bir mes'eleye itiraz etse de, gabavetinin neticesi olur. Eğer birisi, yani bir âlim: "Ben islâm'ın bütün ilim dallarını en iyi şekilde biliyorum!" deyip dava etse, herhalde cehaletini ilân etmiş olur. O halde herkes mütehassıs olduğu ilminden konuşabilir. Yani haddini bilip aşmaması lâzımdır.

GİRİŞ

Ebced ve Cifir İlmi Meseleleri

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ


    Cifir ve Ebced ilmi, Risale-i Nur'un az bazı yerlerinde maksud-u bizzat olarak değil, bir âlet ve bir vasıta olarak isti'mal edilmiş ve bulunmuştur. Bu ilmin gaybî, sırrî ve hatta edebî bir istihraç âleti ve vasıtası olduğu, ehli olan ulema arasında mütearife bir hakikat halini almıştır. Bu ilmi esasıyla bilmeyen, içine girmeyen, dışarıdan ve uzaktan ona itiraz eden bir takım ulemalar da bulunmuş ve bulunabilir. Bir âlimin bu ilmi kabul etmemesi, dinî ve akidevî bakımdan bir günah, bir mahzuru olmadığı gibi; içine girip, onunla meşgul olmayı abes ve boş birşey sayması dahi normal sayılabilir. Ancak içine girip tahkik yapmadan, mahiyet ve asliyetini iyice öğrenmeden, ona karşı bir nevi ecnebî kaldığı halde, kökten i'tiraz edip reddetmesi ise, en azından bir cehalettir. Çünki: "İnsan bilmediğine düşmandır" hakikat ve kaidesi altına girmiş olur.
Şimdi bu ilmin, bazı İslâm âlimleri arasında hususî şekilde mütedavil ve meşhur ve medar-ı istihraç olduğu halde; öbür tarafta bir kısım ulemanın red ve itirazına hedef olmasıyla, hakikat ve mahiyeti nedir? diye bir araştırma yapacağız., ve onun etrafında bulunabilen bir kaç istifhamlı sualleri cevablandırmaya çalışmakla mahiyetine bakacağız:

Birinci Sual: Ebced nedir, Cifir Nedir?..
İkinci Sual: Bu ilmin esası nereden gelmiş? Kur'an'ın ve menba-i Risaletin öz kaynağından mı? Yoksa hâriçten midir?..
Üçüncü Sual: Kur'an-ı Hakîm'de bu ilme dair herhangi bir delâlet ve işaret var mıdır?..
Dördüncü Sual: Peygamber'in (A.S.M.) hadîslerinde ona dair herhangi bir ifade ve beyan var mıdır?..
Beşinci Sual: Hadîs-i şeriflerde ona dair ifadeler varsa, ona teşvik mi, yoksa red ve tenfir tarzında mıdır?..
Altıncı Sual: Sahabe veya Tabiîn'den bu ilimle uğraşan olmuş mudur?..
Yedinci Sual: Sahabe ve Tabiîn'den sonra, hangi sınıf âlimler onunla uğraşmıştır?..
Sekizinci Sual: Hurûfîcilikle, Cifir ve Ebced ilmi arasında bir münasebet, bir bağlantı var mıdır?..
Dokuzuncu Sual: Bu ilimle meşgul olmuş olan âlimler, onu nasıl, nerede ve ne için kullanmışlardır?..
Onuncu Sual: Bu ilmin âletliği ve vasıtasıyla istihraç edilen gaybî sırlar, tekellüflü bir sun'ilikle mi, yoksa ilhamlı ve ihtarlı bir hal ile midir?..
Onbirinci Sual: Esrar-ı huruf tabir edilen Tılsım ve Havas ilmiyle, Cifir ve Ebced ilmi aynı mıdır? Ayrı ayrı mıdırlar?..
Onikinci Sual: Bu ilim, islâm'ın akidesi ve zarurî ilimlerine dâhil midir, değil midir?..

  İşte tahmin ediyoruz ki; bu suallerin cevablan delilli ve ispatlı olarak verildikten sonra, hakikat meydana çıkacaktır. Hem eğer suallerin cevablarında, onu menfîce reddeden bir durum meydana çıkmazsa, o zaman Cifir ve Ebced bir derece makbul olan ilimlerden de sayılabilir. Hiç olmazsa, merdud ile makbul arasında kalan, mubah bir ilim olur. Şayet kabul yüzü gösteren emare ve işaretler onun lehinde tezahür ederse, o durumda reddedilmesi mümkün olmayan, makbul amma hususî bir ilim hâlini almış olur.

Tenbih: Cifir ve Ebced ilmi hususunda yapacağımız bu araştırma, herkesi ona davet etmek için değildir. Zaten böyle bir davetin ne icabı ve ne de imkânı vardır. Zira bu ilim hususîdir. Hassas ve ferasetli ve te'vil ilmine âşinâ ve mazhar bazı zâtların onunla hâs olarak bazı istihraçları yapmaya mahsus sırlı bir ilimdir. Amma araştırmamız inşâallah bazı kimselerin, bilmedikleri halde müstebidane ilimfuruşluk yaparak, boş yere olan itirazlarını onlara döndürüp ağızlarında bırakacak ümidindeyim.
Bununla beraber itirazlar, tenkidler bitmeyebilir. Amma o itirazlar ve tenkidlerin gerçek bir asıldan gelip gelmediği hususunda, araştırmamız bir ölçü olacağını da ümid ediyorum. Tevfik ve hidayeti Allah'tan istiyoruz.

Oniki Sualin Cevapları


Sual-1:
Ebced nedir, Cifir nedir?..


Cevab: Ebced ve Cifir, mahiyet ve sonuç itibariyle ikisi aynı mânaya bakıyorsa da, lâkin suret ve şekil itibariyle ayrı ayrı şeylerdir. Şöyle ki:
A) Ebced Mes'elesi:

Ebcedin kelimeleri islâm'ın zuhurundan evvel, iki ehl-i kitap olan Yahudî ve Hristiyanlarda altı kelime ile, yirmii iki harf şeklinde isti'mal edilmekteydi. Çünki ibranî ve Süryanî lisanlarında hecâ harfleri o kadardır. Sonra, islâm âlimleri Kur'an harflerinin tamamı olan 28 harfi tamamlamak üzere, altı harfi daha içine alan iki kelimeyi ona ilave ettiler.
islam dan evvel
اَبْجَدْ هَوَّزْ حُطّىِ كَلَمَنْ سَعْفَصْ قَرَشَتْ olarak yirmiiki harfi içine alan şekliyle gelmişken, İslâm âlimleri ona ثَخَذْ ضَظِغْلاً kelimelerini ilâve ettiler. Ancak son kelimenin son harfi Ebcedden değildir. O kelime bir mânayı ifade etmesi için ضَظِغْلاً deki لاً ilâve edilmiştir (1)
Bu kelimelerin herbirisi, Süryanî ve ibranî dillerinde aynı zamanda birer mânaya da geliyordu. Hatta Tılsım ve Havas ulemasına göre;
"Bu kelimelerin herbirisi Allah'ın birer ismidir." diye kaydetmişlerdir. Bu husus Şems-ül Maarif gibi Havass kitaplarında mevcuddur.
İslâm'dan evvel ehl-i kitap âlimlerince
اَبْجَدْ هَوَّزْ حُطّىِ كَلَمَنْ سَعْفَصْ قَرَشَتْ
in sırasına göre herbir harfe rakam olarak bir sayı değeri verilmiş. Şöyle:

Elif: 1, Be: 2, Cim: 3, Dal: 4
He: 5, Vav: 6, Ze: 7
Ha: 8, Tı: 9, Ya: 10
Kâf: 20, Lam: 30, Mim: 40, Nun: 50
Sin: 60, Ayın: 70, Fe: 80, Sad: 90
Kaf: 100,Ra: 200, Şın: 300, Ta: 400
Se: 500, Ha: 600, Zal: 700
Dad: 800, Za: 900, Gayın: 1000

İslâm âlimleri de, gelen bu tarzı aynen benimsemiş ve çeşitli mes'eleler ve hususlarda isti'mal etmişlerdir.
Meselâ kimisi, İbn-i Havkal gibi, dünyanın suret ve haritasında rakamlar yerine Ebced harflerini kullanmışlardır.
Kimisi de, Ebu-l Fida' gibi; Takvim-i Buldan'dan (memleketlerin takvimi) rakama ait hususlarda bu harfleri kullanmışlardır.
(2)
Kimisi dahi şiir ve edebiyatta, kitabe ve sair gibi şeylerde tarih düşürmek üzere, Ebced sırasına göre olan harflerden müteşekkil, o tarihi söyleyen bir kelime bulmuşlardır.
Nihayet kimileri de, başta İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık ve Muhyiddin-i Arabî misillü zâtlar, bir kısım âyet ve hadîslerin bazı kelimelerinden Ebced hesabıyla gaybî işleri istihraç etmede kullanmışlardır.
Daha sonraları ise havas, tılsımat ile uğraşan bazı ulema, Ebcedi iki tarzda hesablayarak, bazı âyetlerin tılsım ve tevafuklarını vücuda getirmişlerdir. Ebcedin bu iki tarzını 

"El-Cümmel-ül Kebir"
ve "El-Cümmel-üs Sagir" diye adlandırmışlardır. El-Cümmel-ül Kebir, "Büyük Cümmel", Ebcedin "Ebced, hevvez, huttî... ilh." sıralanan harflerin değer hesabı üzerinedir ki, buna "Hesab-ül Cümmel" de denilir. (3) El-Cümmel-üs Sagir "Küçük Cümmel" ise, mevcud İslâm harfi elif-bâ sırasına göre, harflere rakamlar tatbik edilerek hesablanır.
----------------------------------------
(1)
Ebced mes'elesi için tarihî geniş ma'lûmat isteyenler, Doç.Dr. ismail Yakıt'ın "Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı" adlı kitabı sh: 23-38'e bakabilirler.
(2)
Fehris-ü Ehadîs-il Müstedrek Dr. Yusuf El-Meraşlı sh: 19-20
(3) Mukaddemet-ü İbn-i Haldun sh: 333

B) Cifir Mes'elesi:

   Türkçe telaffuzunda yanlış olarak Cifir diye kullanılıyorsa da, aslı Arabça'da
"Cefir"dir. Lügat mânası: 

"Küçük buzağı"
demektir. Bu ilmin bu lâkabla iştiharının sebebi: Bir rivayette, İmam-ı Ali'nin (RA). diğer bir rivayette Cafer-i Sadık'ın bu ilmin esas plân ve krokisini bir küçük buzağı derisine yazmış olmasından ötürüdür.
İleriki sahifelerde arz edeceğimiz üzere, bu ilmin esası, Hazret-i Peygamber'in irşad ve talimiyle Hazret-i İmam-ı Ali'den gelmektedir. İmam-Cafer-i Sadık ise onu genişce Bazı kaideler altına aldığı mervîdir
   Bu ilim, sadece Ebceddeki harflerin değerlerine göre, bazı âyât ve ehadîsin gaybî olan sırlarını istihraç etmekten ibaret değildir. Yine ileride İmam-ı Ali'nin "El-Cefr-ül Cami' Ven-Nur-ul Lâmi" eserinden nakledeceğimiz üzere, Cifir ilminin daha bir çok vecih ve tarafları vardır.
 Meşhur feylesof İbn-i Haldun. "Mukaddeme" adlı eserinde
(1)
 

bu ilmin ta'rifine kısaca temas etmiş, ancak mes'eleye fazla akılcılık yaklaşımıyla bakmıştır. İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'tan şöhretle nakledilmiş olan bu ilmin yazılı belgelerini göremediğinden yakınmıştır. Bu arada bazı zâtların bu ilme dayanarak keşif ve istihraca dair bazı tarihlerin de, dava edildiği gibi zuhur etmediğine itiraz etmiştir.  Bu zâtta akıl ve felsefe ziyade hâkim olduğu için, keşfen veya istihracen bildirilen her bir hâdisenin te'vilsiz, ta'birsiz ve tagayyürsüz aynı aynına çıkmasını beklemiştir. Amma düşünememiştir ki; evliyanın keşif ve istihraçları, bazan küçük ve cüz'î bir hâdiseyi, büyük ve umumî olarak., umumî ve büyük bazı hâdiseleri ise, cüz'î ve mahallî surette hissetmeleriyle; misal olarak; Bağdat'ta olacak bir hâdiseyi istanbul'da olacağını., yahut hususî bir yerde vuku' bulacak olan bir durumu, umumî ve her yerde zuhur edeceğini nazara almamalarıdır. Bunda da gayb perdesi altındaki hâdiselerin; eğer evliyanın keşfen hissettikleri tarzda aynı aynına zuhurları tahakkuk etmiş olsaydı, tabiî ve tesadüfi addedilmesine sebeb olacağı gibi; emir, irade ve meşiet-i İlahiyenin hâkimiyet ve hükümranlığı da zedelenmiş olacaktı.
Nitekim Osmanlı Devleti'nin son devrinin büyük ve muhakkik âlimlerinden olan Muhammed Zihni Efendi de, İbn-i Haldun'un şu akılcılık yaklaşımına itiraz etmiş ve bazı hâdiseleri misal göstererek onun felsefî görüşünün yanlışlığını göstermiştir.
(2)

Şems-ül Maarif-il Kübra müellifi, büyük veli Şeyh Ahmed El-Bûnî Hazretleri Cifir mes'elesi hakkında der ki:
"İmam-ı Ca'fer-i Sâdık demiştir ki: Cefr-i Ahmer "Kırmızı Cifir" Cefr-i Ebyaz "Beyaz Cifir" ve Cefr-i Cami' "Geniş ve umumî Cifir" her üçü de bizdendir... Ve İmam-ı Ca'fer'in evlâdından olan büyük bazı ulema, bu ilmin esrarına vâkıf olmuşlardır." ilh. (3)
Yine Şeyh Ahmed El-Bûnî der ki:
"Sahih bir senedle İmam-ı Ca'fer-i Sadık'tan Cifir ilmi ve kaideleri ulemaya intikal etmiştir (4) Ve nihayet Şeyh Ahmed El-Bûnî Hazretleri Cifir ve Ebced'in umumî kaidelerinden bazılarını ve onu kullanma usûllerini kitabında yazmıştır.
Bu hususta daha geniş bilgi için, Nur-ul Ebsar eseri sh: 161 ve Edeb-üd Dünya Ve-d Din Kitabı sh: 23-25 gibi eserlere bakılabilir.
  Hülâsa: Cifir ilmi, geniş bir ihataya sahiptir denilebilir. Ebcedî harflerin değerleriyle bazı sırları istihraç etme işi, Cifir ilminin sadece bir dalıdır. İnşâallah ileriki sahifelerde bu davanın bazı numuneleri gösterilecektir
.
------------------------------------------
Mukaddemet-ü İbn-i Haldun sh: 334
(2)
Türkçe Terceme Meşahir-ün Nisa Muhammed Zihni sh: 1/390
(3)
Şems-ül Maarif sh: 335
(4) Aynı eser sh: 363
(1)

Sual-2: Bu ilmin esası nereden gelmiş? Kur'an'ın ve menba-ı Risalet'in öz kaynağından mı? Yoksa hâriçten midir?

Cevab: Giriş kısmında, bu ilmin aslının İslâm'dan önce de Yahudî ve Hristiyan âlimleri nezdinde bulunduğunu kaydetmişiz. O ise, Şems-ül Maarif kitabı sahibine göre, bu ilmin aslı Süleyman Aleyhisselâm'ın veziri ve celb ilmi âlimi Asaf bin Berhiya'ya dayandığını kaydetmiş
(1)

Amma Kur'an'dan ve Menba-ı Risalet'in öz kaynağından olup olmadığı sualine karşı deriz ki:
Zahiren ve sarih olarak Cifır ve Ebced'in esasları Kur'an'dan ve hadîslerden gelmiş olduğu hakkında kesin bir malumat yoktur, yani görülmemiştir. Amma Kur'an'in imalı işaretlerinde ve hadîslerin onu reddetmeyip kabul ettiğini gösteren delâletlerinde bazı emareler vardır, şöyle ki: Evvelâ Kur'an'ın îma ve işaretlerinde hafi de olsa bazı emarelerin bulunduğu iki vecih iledir:

Birisi:
Kur'an'ın umumî ifadelerinde, sık sık eşyanın ve mahlûkaün hesablı kitaplı bir tarzda olduğundan ve hatta yağmurun tanelerinin belli ve muayyen miktarlarda bulunduğundan bahseden âyetlerin lisan-ı hal îmalarında, elbette hesaba ve kitaba dayanan Cifir ve Ebced ilminin de Kur'an ilminin ihatasında bulunduğuna işaret vardır denilebilir.

İkinci Vecih
: Büyük islâm âlimlerince, Ebced ve Cifir hesabıyla Kur'an'ın âyetlerinden çıkarılmış yüzlerce hâdiselerin doğruluğu dahi, Kur'an'ın kelime ve harflerinde Cifir ilmine dahi müraat edilmiş olduğunu gösterir. Bu mes'eleyi üçüncü sualin cevabında bazı âyetler nümûne verilerek kâfi izah verileceğinden burada bu kadarıyla bitiriyoruz.

Hadîs-i şeriflerde ise, Cifir ve Ebced ilminin esaslarını vaz' ederek değil, amma onu kabul edip reddetmediğini ve bir derece ona teşvik ettiğini gösteren ifadeler vardır. Bu hususun ise, Dördüncü Sualin cevabında misaller ile ispatı yapılacağından burada bu kısa işaretle iktifa ediyoruz.
-----------------------------------------
(1) Şems-ül Maarif sh: 335


Sual-3:
Kur'an-ı Hakîm'de Cifir ve Ebced ilmine dair herhangi bir delâlet ve işaret var mıdır?..


Cevab: İkinci Sualin cevabında denildiği gibi; Kur'an'ın sarahatında öyle bir şey yoktur. Amma lisan-ı haliyle âyetlerinin ifadelerindeki îma ve işaretlerin remzleriyle; "Evet vardır!" denilebilir. Şöyle ki:
Madem Kur'an-ı Hakîm, sihir ilmini ve fiilen onun yapılmasını ve ona tevessül edilmesini sarihan men' ve haram olarak gösterdiği tarzda, Cifir ve Ebced ilminin haramlığına, yasaklığına dair herhangi bir şeyin zikri yoktur. O halde, onu îma ve işaretlerinde birçok şey gibi muhafaza etmektedir denilebilir. Zira madem Kur'an-ı Hakîm'de, Rabb-i izzet bütün haşmet ve heybeliyle
وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُبيِنٍ (En'am Sûresi âyet: 59) yani "Yaş ve kuru ne ki varsa mutlaka Kitab-ı Mübîn'de mevcuddur." diye ferman ediyor.
O halde ve elbette Cifir ve Ebced ilminin esasları da Kur'an'ın işarı ve remzî mânalarının perdeleri altında bulunmaktadır denilse herhalde hata olmaz. Çünki "Kitab-ı Mübîn" bir kavle göre Levh-i Mahfuz, diğer kavle göre Kur'an-ı Kerim'dir. Hakikatta her iki kavlin neticesi de aynı kapıya çıkar. Diyelim Kitab-ı Mübin'i biz Kur'an değil de, sadece Levh-i Mahfuz kabul ettik. O durumda, Levh-i Mahfuz'da Kur'an dahi mevcud olduğundan yine netice bir olur.
Hem .
مَا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ .. الخ (
En'am Sûresi, âyet:38) Meali: "Biz Allah-u Teâlâ hiçbir şeyi bırakmadık, illâ onu Kitab'da yazmışız."
Şimdi bu âyetteki "Kitab" lâfzı da, yine ya Kur'an'dır, yahutta Levh-i Mahfuz'dur. Netice olarak üstteki âyetin aynı mânasındadır.

Saniyen: Kur'an-ı Hakîm bir çok âyetlerinde, herşeyin hesaplı, kitaplı olduğunu, sayı ve adetlerinin malum ve muayyen bulunduğunu ve saire sık sık ilân etmektedir. İşte biz de o âyetlerden bazılarını buraya kaydetmek istiyoruz:
Meselâ:
Ve meselâ:
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي اْلاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ (Hadid Sûresi âyet: 4)
Meali:
"Allah-u Teâlâ; yere, yani toprağa giren ve ondan çıkan, göklerden inen ve yerden göklere yükselen herşeyi bilmektedir."
Ve:
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ عِندَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلوُمٍ (Hicr Sûresi âyet: 21)
Meali:
"Herşeyin hazinesi ancak bizim yanımızdadır. O hazinelerden indirdiğimiz herşey belli bir miktar dahilindedir."
Ve:
وَ كُلَّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ (Ra'd Sûresi âyet: 9) Meali: "Herşey Allah'ın yanında belli ve muayyen bir ölçü iledir."
Ve daha bu mânadaki âyetler çoktur.
Görüldüğü üzere bu âyetler sayıdan, adetten, miktardan ve ölçülerden bahsediyorlar. Elbette bunların sarih mânalarıyla Allah'ın azametini, kudretini ve lâtifliğini ilân ederek, imanın takviyesine medar olma ciheti herşeyin başındadır. Amma aynı zamanda lisan-ı hal îmalarıyla da; insanları ölçü, miktar ve sayı hesablarına teşvik edici bir hal gösteriyorlar gibidir. Elbette Cifir ve Ebced ilmini de manevi olarak irade etmişlerdir denilebilir.

Sâlisen:
Hadîste ona işaret olduğu gibi; Kur'an'daki ondört sûrenin başlarındaki mukatta' harflerin çeşitli ve sırlı ve gizli mânalan olduğu halde, Cifir ve Ebced hesablanyla da bir vecih ile alâkadar oldukları muhtemeldir. Çünki bazı yüksek âlimler o yolda kanaat izhar etmişlerdir. İleride örnekleri gelecektir.

Râbian:
Eskidenberi Kur'an'ın bu mukatta' harflerinden başka, sair kelimatından ve harflerinden Ebcedî ve Cifrî hesabla bazı istihracların yapılmış olması ve çoğu zaman bu istihraçların mutabık ve doğru çıkması dahi, Kur'an'ın kâinatı içine alan ilminin ve mânaların denizleri içinde elbette şu Ebced ve Cifir ilmi dahi müraat edilmiş olduğu anlaşılmakta ve hususî şekilde hissedilmektedir.
وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ (Yasin Sûresi âyet: 12) Meali: "Hem herşeyi biz, İmam-ı Mübîn'de saymışızdır."

 sual-4: Peygamber'in (A.S.M.) hadîslerinde Ebced ve Cifire dair herhangi bir ifade ve beyan var mıdır?..


Cevab: Evet, vardır ve üç tarzdadır.
1- Hafif bir îma ile teşvik etmesi...
2- Sual eden Yahudi âlimlerine aynı ilimle cevab vermesi...
3- Ve ona gizli ve hafif surette işaret etmesi tarzındadır...

Birinci Tarz:

Ebcede teşvik eden bir hadîs-i şerif şöyledir:
عن ابن عبّاس رض تَعِلَّموُا اَبْجَدَ وَ تَفْسيِرَهَا وَوَيْلٌ لِعَالِمٍ جَاهِلٍ تَفْسِيرُهَا اَلف اللّه وَ اِلَى اللّه وَ حَرْفٌ مِنْ اِسْمِ اللّهِ وَالْبَاء فَبَرْوُ اللّهِ وَالْجيِمُُ فَبَهْجَةُ اللّهِ وَ الدَّالُ فَديِنُ اللّهِ عَزَّ وَ جَلَّ
(1)
Meali:
"Ebcedi ve tefsirini öğreniniz! Veyl olsun câhil âlime!.. Elif, Allah ve İlellah'tır. Yahud Allah isminden bir harftir. "Ba" Allah'ın halk ve icadıdır. "Cim", Allah'ın behcetidir. "Dal" ise, Allah'ın dinidir."
Bu hadîs, belki meşhur ve mütedavil hadîs kitaplarında bulunmayabilir., ve bu durumuyla zaif bir hadîs de olabilir. Amma bu gibi makamlarda hüccetli ve geçerlidir. Çünki hiç olmazsa bir ilme teşvik ediyor. Hadîsin bu noktadaki hafi bir iması dahi büyük ehemmiyeti haizdir.

 

(1) Müsned-ül Firdevs 2/43


 

İkinci Tarz:

Sual eden yahudî âlimlerine Resulullah (A.S.M.) aynı ilim ile cevab vermesi hâdisesini bildiren şu gelen rivayettir:

 

Yahudî âlimlerinden Ebu Yâsir bin Ahtab bir kısım yahudî âlimleriyle birlikte, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) yanından geçtikleri bir sırada, Resul-i Ekrem (A.S.M.) Fatiha Sûresiyle, Bakara Sûresinin başı olan الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ âyetini okuyordu. Ebu Yâsir'in kardeşi Huyey bin Ahtab bunu işitti, kendi kardeşi Ebu Yâsir'e dedi ki: "Biliyor musunuz, ben Muhammed'i dinledim, ona nazil olmuş olan Kur'an'dan الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ yi okuyordu."
Yahudiler dediler: "Sen bizzat ondan bunu dinledin mi?" O dedi: "Evet, aynen dinledim."
Bunun üzerine, Huyey bin Ahtab ve Ebu Yâsir, bazı yahudî âlimleriyle birlikte kalkıp Resulullah'a geldiler, dediler: "Yâ Muhammed, sana nazil olmuş olan âyetlerden
الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ yi okuduğunu hatırladın mı?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.) dedi: "Evet, hatırladım."
Dediler: "Bu, sana Cebrail vasıtasıyla Allah'tan geldi değil mi?"
Dedi: "Evet aynen öyle..."
Yahudiler dediler: "Senden evvel gelmiş Peygamberlerden hiç birisinin müddeti ve ümmetinin zamanı seninkinden gayrı bilinmemektedir. Bu âyete göre, senin ümmetinin ömrü çok azdır.." Ve Huyey bin Ahtab yanındaki yahudîlere dönerek dedi ki: "Elif birdir, Lâm otuzdur, Mim ise kırkdır. Tamamı yetmişbir sene eder. Öyle ise, siz ey yahudîler! Ümmetinin ömrü sadece yetmişbir sene olan bir Peygamberin ümmeti olur musunuz?"
Sonra Peygamber'e dönerek dedi: "Yâ Muhammed! Senin yanında bu âyetten başka bir şey var mıdır?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.) dedi: "Evet vardır..."
Dedi: "Nedir?"
Dedi:
المص
Huyey bin Ahtab bunu hesaplayınca dedi ki: "Bu evvelkinden daha ağır ve uzundur, yüz altmış bir sene eder."
Huyey yine sordu: "Dahası var mıdır?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.): "Evet var" dedi.
Huyey: "O hangisidir?" dedi.
Resul-i Ekrem (A.S.M.)
الر kelimesini söyleyince, Huyey: "A.. bu daha ağır ve uzundur, ikiyüz otuzbir sene eder."
Yine Huyey Peygamber'e sordu: "Bundan başka da var mıdır?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.): "Evet var" dedi ve
المر yi okudu.
Yahudî Huyey bunu duyunca daha da afalladı, "Bu daha ağır ve uzun ve ikiyüz yetmişbir sene eder." dedi.
Huyey bütün bunları Peygamber'den duyunca: "Yâ Muhammed! Senin emrin, işin bizi şaşırttı. Bilemiyoruz, müddetin az mıdır, yoksa çok mudur?" Ve kalktılar gittiler. Giderken yolda Ebu Yâsir, kendi kardeşi Huyey'e ve beraberindeki yahudî âlimlerine dedi ki:
"Mümkündür; bütün bu rakamların toplamı Muhammed'e verilmiş olsun. Bunların yekûnu ise, yedi yüz kırk üç yıldır."

işte bu rivayet, iki tarzda ve iki kanal ile gelmiş.

Birisi: Meşhur İbn-i İshak'ın tarihinde ve bu arada Buharî'nin tarih kitabında ve İbn-i Cerir'in tefsir ve tarih kitaplarında rivayet etmişlerdir.

ikincisi: İbn-ül Menzer ve İbn-ü Cüreyc kitaplarında ayrı bir kanaldan tahric etmişlerdir.
(Me'haz için, bakınız: Tefsir Ed-Dürr-ül Mensur İmam-ı Suyutî 2/22, Mukaddemet-ü İbn-i Haldun sh: 332, Kitab-ut Teshil Li-Ulûm-i Tenzil sh: 35, Tefsir-i İbn-i Cerir 1/68-71, Tefsir-i İbn-i Kesir 1/37)
Her ne kadar bu rivayet ve haber dahi -bir çok mes'eleler gibi- hakkında kelâm edilmiş olsa da, sadece zaif hadîsler sınıfından olabilir. Hiç kimse de buna mevzu'dur diyememiş. O halde bu gibi makamlarda bir hüccet sayılır.

Netice olarak: Rivayetteki hâdise hakikattir ve Ebced ilmi hususunda Peygamber'in (A.S.M.) kabulünü göstermektedir diyebiliriz, itirazcılar bilmedikleri halde itirazlarına devam edebilirler. Ne ederlerse, etsinler. Hakikatta hak olan bir mes'eleye hiçbir te'siri olmaz.

 

Yahudî âlimlerinden Ebu Yâsir bin Ahtab bir kısım yahudî âlimleriyle birlikte, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) yanından geçtikleri bir sırada, Resul-i Ekrem (A.S.M.) Fatiha Sûresiyle, Bakara Sûresinin başı olan الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ âyetini okuyordu. Ebu Yâsir'in kardeşi Huyey bin Ahtab bunu işitti, kendi kardeşi Ebu Yâsir'e dedi ki: "Biliyor musunuz, ben Muhammed'i dinledim, ona nazil olmuş olan Kur'an'dan الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ yi okuyordu."
Yahudiler dediler: "Sen bizzat ondan bunu dinledin mi?" O dedi: "Evet, aynen dinledim."
Bunun üzerine, Huyey bin Ahtab ve Ebu Yâsir, bazı yahudî âlimleriyle birlikte kalkıp Resulullah'a geldiler, dediler: "Yâ Muhammed, sana nazil olmuş olan âyetlerden
الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ.. الخ yi okuduğunu hatırladın mı?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.) dedi: "Evet, hatırladım."
Dediler: "Bu, sana Cebrail vasıtasıyla Allah'tan geldi değil mi?"
Dedi: "Evet aynen öyle..."
Yahudiler dediler: "Senden evvel gelmiş Peygamberlerden hiç birisinin müddeti ve ümmetinin zamanı seninkinden gayrı bilinmemektedir. Bu âyete göre, senin ümmetinin ömrü çok azdır.." Ve Huyey bin Ahtab yanındaki yahudîlere dönerek dedi ki: "Elif birdir, Lâm otuzdur, Mim ise kırkdır. Tamamı yetmişbir sene eder. Öyle ise, siz ey yahudîler! Ümmetinin ömrü sadece yetmişbir sene olan bir Peygamberin ümmeti olur musunuz?"
Sonra Peygamber'e dönerek dedi: "Yâ Muhammed! Senin yanında bu âyetten başka bir şey var mıdır?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.) dedi: "Evet vardır..."
Dedi: "Nedir?"
Dedi:
المص
Huyey bin Ahtab bunu hesaplayınca dedi ki: "Bu evvelkinden daha ağır ve uzundur, yüz altmış bir sene eder."
Huyey yine sordu: "Dahası var mıdır?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.): "Evet var" dedi.
Huyey: "O hangisidir?" dedi.
Resul-i Ekrem (A.S.M.)
الر kelimesini söyleyince, Huyey: "A.. bu daha ağır ve uzundur, ikiyüz otuzbir sene eder."
Yine Huyey Peygamber'e sordu: "Bundan başka da var mıdır?"
Resul-i Ekrem (A.S.M.): "Evet var" dedi ve
المر yi okudu.
Yahudî Huyey bunu duyunca daha da afalladı, "Bu daha ağır ve uzun ve ikiyüz yetmişbir sene eder." dedi.
Huyey bütün bunları Peygamber'den duyunca: "Yâ Muhammed! Senin emrin, işin bizi şaşırttı. Bilemiyoruz, müddetin az mıdır, yoksa çok mudur?" Ve kalktılar gittiler. Giderken yolda Ebu Yâsir, kendi kardeşi Huyey'e ve beraberindeki yahudî âlimlerine dedi ki:
"Mümkündür; bütün bu rakamların toplamı Muhammed'e verilmiş olsun. Bunların yekûnu ise, yedi yüz kırk üç yıldır

 

 

 

Üçüncü Tarz:

Ebced ilmine işarî ve imaî şekilde bakan şu gelen iki sahih hadîs-i şeriftir:
Birinci hadîs:
اَصَبِعُ الْيَدَيْنِ وَ الرِّجْلَيْنِ سَوَاءٌ (El-Feth-ül Kebir Suyutî 1/189 Ebu Davud'dan naklen)
Sahih olan hadîsin bu cümlesinin meali:
"El parmaklarıyla, ayak parmaklan müsavidir. Yani aynı sayıdadır."

Bu hadîsin zahir mânası, bir çeşit malûmu i'lâm gibidir. Zira herkes bilir ki: El parmaklarıyla, ayak parmakları aynı sayıdadır. O halde, başka bir mânaya işareti olması lâzımdır. Yani: Herşey belli ve muayyen bir sayı, bir miktar dahilindedir. Öyle ise, Ebced ve Cifır ilminin esası olan sayı ve ölçü ve adede işaret ediyor, denilebilir.

İkinci hadîs:
اِذَا لَقيِتُمُ الْعَدُوّ فَشِعَارُكُمْ حم لاَ يِنْصُرُونَ (Ebu Davud Cihad/71 ve Müsned-i Ahmed 4/65, 289 ve 5/377)
Bu hadîsi Resul-i Ekrem (A.S.M.) Bedir Harbi'nden bir gün evvel Sahabelerine söylediği mervîdir. Cifır ve Ebced ilminden bahseden bütün ulema, bu hadîsin Ebced ve Cifır ilminin esasına işaret ettiğini yazmışlardır.
(1) Yani, Sahabelerinin küffara galebe edeceklerini işaret yoluyla iş'ar buyurmuşlardır.
Kaydettiğimiz şu hadîs-i şerifler, doğrudan doğruya Cifir ve Ebced ilmine işaret eden hadîslerdir. Eğer istikbale bakan ve haber veren hadîsleri dahi bu makamda kaydetmiş olsaydık, bir çok sahih hadîsleri yazabilirdik. Meselâ: Resulullah'ın sırdaşı olan Hazret-i Huzeyfet-ül Yemanî'nin rivayet ve ilânı ki:
"Ben şimdiden kıyamete kadar olacak olan hâdiseleri Resulullah'dan dinledim ve aldım."
mealindeki hadîs-i şerifler gibi... Yine de isterseniz bu mevzudaki hadîsleri görmek için, Hadîs Cetvelimizin, Hadîs ilmi sırlı hadîsler bölümüne bakabilirsiniz.
--------------------------
(1) Şems-ül Maarif sh: 64

 

 

Sual-5: Hadîs-i şeriflerde Ebced ilmine dair ifadeler varsa (ki, dördüncü sualin cevabında var olduğu görüldü) onu teşvik mi, yoksa red ve tenfir tarzında mıdır?

Cevab: Hadîs-i şeriflerde gayet sarih olarak sihir ilmini, müneccim ilmini, kehaneti ve falcılık gibi durumları reddettiği halde, Ebced ve Cifır ilmini reddedici açık hiçbir beyan ve ifade yoktur. Tam aksine, dördüncü sualin cevabında görüldüğü üzere, kabul ve teşvik emareleri vardır.

Sual-6: Sahabe ve Tabiîn'den Ebced ve Cifır ilmiyle uğraşan olmuş mudur?

Cevab: Evet, çok az ve nâdir de olsa uğraşanlar olmuştur. Bunlardan birisi ve en birincisi Hazret-i İmam-ı Ali'dir (R.A.) ki, tevatür derecesinde gelen rivayetlerle, Hazret-i İmam'ın bu ilmin üstadı ve müdevvini ve kaidesi koyanı olduğu bilinmektedir. Nitekim, elde mevcud ve matbu' "El-Cefr-ül Cami" eseri İmam-ı Ali'nin sözlerinden müteşekkil olduğu, yahutta onun hikmetli söz ve yazılanndan derlendiği beyan edilmektedir. Bu eser Mısır'da ve Beyrut'ta ayrı ayrı tab' edilmiştir. Mısır'daki Mekteb-ül Külliyat El-Ezheriye tarafından., ve Beyrut'ta El-Mektebet-ül Hadîse'de 1971 senesinde tab' edilmişlerdir.
İmam-ı Ali (R.A.) gelen bu eserde Cifir ve Ebced ilminin ana kaidelerini ve bazı istihraç usûllerini yazmaktadır. Üst tarafta da kaydettiğimiz vech ile Cifir ve Ebced, sadece ebcedî harflerin sırasına göre, harflerin değeriyle âyet ve hadîslerden bazı hâdiseleri istihraçtan ibaret değildir. Bu husus ancak, o ilimden bir tek daldır. Bu ilmin daha birçok dal ve budakları da vardır. Bu kitabın ileriki sayfalarında bazı numuneleri arzetmeye çalışacağız inşâallah.
İşte Sahabenin en büyüklerinden olan İmam-ı Ali (R.A.)'ın bu ilimle uğraştığını gösteren şu ufacık belge ile de, Sahabelerin umumunun uğraştığı diye değil, amma reddetmediklerini gösteren hepsinin namına İmam-ı Ali'nin şâhidliği kat'î delildir, ilerde Hazret-i İmam-ı Ali'nin bazı kaside ve ifadelerinden de Cifir ve Ebcede işaret eden bazı numuneler gösterilecektir.
Amma Tabiîn'den Cifir ve Ebced ile uğraşan zâtlardan bariz olarak isim veremiyeceğiz. Lâkin bazı rivayetlere göre Tabiîn'den olduğu anlaşılan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ı gösterebiliriz. Çünki İmam-ı Ca'fer, Hicretin 80. yılında doğmuş, elbette Sahabelerden bazılarıyla görüşmüş olması büyük bir ihtimal dahilindedir. Böylece, Ca'fer-i Sâdık'tan gelen bazı rivayet ve haberleri az yukarda arzetmiştik. Onun hâricinde veya onun evlâdlarıve kardeşleri dışında ve hülâsa Sâdât-ı Ehl-i Beyt dışında, onların zamanında yani Tabiîn asrında bu ilimle uğraşanların kimler olduğu hakkında bir malumatımız yoktur.

Sual7: Sahabe ve Tabiîn'den sonra, hangi sınıf âlimler bu ilimle meşgul olmuşlar?

Cevab: Ebced ve Cifir ilmiyle elbetteki muhaddisler taifesi, usûl-i Şeriat uleması sınıfı, fukaha ve müçtehidler grubu veya Kur'an hafızları ve tecvidciler zümresi ve akide ve ilm-i kelâm âlimleri herhalde uğraşmış değillerdir. Çünki; bunların başka işleri ve başka vazifeleri vardı. O halde bu ilimle uğraşan ehl-i velayet ve tasavvuf denilen gönül ehli taifesidir ki, pek çok rivayetler, yazılmış kitaplar bunun delilleridir.
Burada bir mühim nokta vardır ki; İslâm aleminde çeşitli ilim dallarında yetişen âlimlerin herbir sınıfı, hasseten kendi iştigal mevzuu olan bir ilim dalında ihtisas peyda etmişlerdir. Nasılki meselâ büyük bir muhaddisin sözü, hadîs ilmi usûlünde geçerli olmadığı gibi, fıkıh ve usûl-i şeriatta da geçerli değil ve hüccet değildir. Hatta usûl-i şeriatın büyük bir âliminin sözü dahi, füruat-ı şeriat ilminde muteber sayılmamaktadır. Ve hakeza, herbirisinin kendi ihtisas sahasında sözü hüccet olduğu halde, mütehassıs olmadığı başka ilim dallarında geçerli değildir. Demek ki
فَردُّوالاَمََانَاتِ اِلَى اَهْلِهَا âyetinin işaretiyle, her ilimde ehliyet ve ihtisas kaziyesi geçerlidir ve öyle olması da zarurîdir.
Buna göre meselâ diyelim; Cifir ve Ebced hususunda İbn-i Haldun gibi felsefe ve kelâmda mütehassıs bir zâtın itirazları vaki' olmuş olsa da, ihtisas sahası olmadığı için sözü hüccet olamaz. Olsa olsa, aklî ve felsefî tahkikatta ve sadece o noktadan nazara alınabilir.

 

Sual-8: Hurûficilikle Cifir ve Ebced ilmi arasında bir münasebet var mıdır?

Cevab: Asla ve kat'â hiçbir münasebet ve müşareketi ve bağlantısı olmadığı gibi, komşuluğu dahi yoktur. Ancak sadece uzaktan bakıldığı zaman bir benzerlik, bir benzetmeklik evhamı söz konusudur. Faraza yakın bir benzerlik durumu olsa dahi, o benzerlik noktasından onu mülâhazaya kalkışmak, akıl ve adalet işi değildir. Usûl ilminin
مَا كُلٌّ مَا يَتَلَئلاُ يَحْرُقُ Yani: "Her ışık veren ve parlayan şey ateş değil, yakmaz" kaziyesi gibi; Cifir ve Ebcedi, hurûficiliğe benzetme içinde evhama kapılmak, elbetteki cehaletten olabilir. Nasılki Kur'an-ı Kerim'de Yahudilerin اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِبَوا Yani: "Alış-veriş dahi faizcilik gibidir" diye bir benzetmeye kalkıştıklarında, Cenab-ı Hak: وَ اَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَ حَرَّمَ الرِبَواferman buyurmuştur. Yani: "Alış-veriş ile faizciliğin sûreten birbirine benzeflikleri olsa da; Allah alış-verişi helâl, faizciliği de haram kılmıştır."
İşte, Cifir ve Ebced ilmi dahi uzaktan bakıldığı, kat'î tahkiki yapılmadığı zaman sûreten Hurûficilik ile bir benzerlikleri görülebilir. Amma yakından bakıldığı, tahkik edildiği zaman, araları cennet ve cehennem kadar uzak olduğu görülecektir. Zira Hurûficilik, şirki ve ilhadı ve hulul ve ittihadı tazammun ettiği ve bunun müessisi olan Fadlullah el-Hurufî adındaki şahlîs ilhâd ve Küfür ile damgalanıp, islâm şeriatıylâ katl ve idam
(1) edildiği halde, Ebced ve Cifir ilminin üstadı ve banisi ise, Hazret-i İmam-ı Ali (R.A) ve birde evlâdından olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'tır ki, kitaplarında Cifir ve Ebced ilminden bahseden hiçbir islam alimi onu kötülememiş , menetmemiştir. Bilakis islam alimlerinin bir çoğu Cifir ve Ebced ilmini sena ile i'lâ ile hürmet ile yâdetmişlerdir. İleride ispatlı delilleri gelecektir.

Bu münasebetle; Hurûfîciliğin ne olduğu, nasıl başladığı, kimin başlattığı ve kimlerin yaymasına çalıştığı hakkında kısaca malumat vermek istiyoruz.
Bu arada bunu da hemen kaydetmeliyiz ki; sûreten Hurufîciliğe bir derece benzeyen hatt ve yazı san'atı, mahir hattat ve san'atkârlarının kelime ve harflerle yaptığı bazı şekiller dahi hurûfîcilikle asla alâkası yoktur. Meselâ bazıları âyet veya bir hadîsin bir metnini yazarken ibrik şekillerini, ördek veya leylek timsallerini san'at bakımından çıkarmışlardır. Bu ise, hiçbir zaman hurûficilik değildir. Belki hatt ve yazının ziyade gelişimiyle san'ata akseden tarafıdır.

Bu mevzu'da hatt san'atının nasıl gelişim gösterdiğini, insan şekillerinde ve ibrik şekillerinde ve hakeza bir çok şekillerde numunelerini görmek isteyenleri; "Türklerde yazı san'atı/ismail Baltacıoğlu, 1959 baskısı sh: 91"e havale ederiz.
Evet, Hurûficilik; Râfızîlelerin en berbat mefkûrelisi olan İsmailiye mezhebinin Bâtıniye kolundan Fadlullah el-Hurûfî adındaki şahsın "Cavidan-ı Kebir" adlı eserini yazmakla başlamıştır. Bu şahıs, katl olunduktan sonra, kitabının nüshaları Hurûfîciler arasında intişar etti. Bu kitapta Kur'an'ın bazı sûrelerinin başlarında bulunan
الم .. المر .. كهيعص
ve sairenin mukâttâ olan gâyr-ı mükerrer ondört harflerinin arasına bazı çizgiler çekerek, bir insanın yüzüne benzetildiği; o ise, bu habis herife göre, bu şekil, -hâşâ- Allah'ın vechi olduğunu., ve bu yüz, aynı zamanda kendisinin yüzüne de benzediğini, dolayısıyla (hâşâ ve kellâ) Allah'ın kendisinde hulul ile tecelli ettiğini ve saire gibi herzeler kusmuştur.

Bu küfrî mezhebi benimseyen Hasan Sabbah ismindeki şahıs ise, bunu daha ileri götürerek, çok küfrî akideler ortaya atmıştır Hasar Sabbah, ilk önce Mısır'a gidip Fatimîlerle görüştükten sonra, memleketi olan Horasan'da "Ri"ye dönmüş ve burada kendi adına hükümet kurmuş ve saire... Ölümü Hicrî 518'dir.
Fadlullah-il Hurûfî'nin mezhebini yaymak üzere, Horasan'dan kalkıp, Anadolu'ya gelen onun talebelerinden Aliyy-ül A'lâ ismindeki şahıs da, bir Bektaşî tekyesine girip yerleşmiş ve burada Hurûficilik mezhebini yaymaya başlamıştır.
Bu arada, bazı rivayetlere göre meşhur "Nesimî" dahi, yanlışlıkla bu bâtıl mezhebi kısmen hak zannetmiş ve kabul etmiş ve yayılmasını sağlamıştır. O da, nihayet bazı rivayetlerle, şeriatın kılıncıyla, amma bazı zâlim hâkimlerin çok gadirli işkence ve azablarına maruz kaldığı halde, sonuna kadar sabır ve sebat etmiş ve nihayet öldürülmüştür.
İşte çok kısaca olarak Hurûfîciliğin mahiyeti budur. Daha geniş bilgi isteyenler, Kitab-ul Milel Ven-Nihal/Şehristanî 2/31.. ve Keşf-üz Zünûn 1/578.. ve Kamus-ul A'lâm Şemseddin Sami 5/3414.. ve islâm Ansiklopedisi, Milli Eğitim Yayınlan 1/5-535 ve 598'lere bakabilirler.
Hurûfîcilikle bazı yazı ve hatt san'atında şekiller yapmanın bazılarına göre Ca'fer-i Sâdık'a dayandığı iddiasını Şeyh Muhyiddin-i Arabi şiddetle reddediyor. "Kitab-ul Mim Vel-Vav vel Nun" Risalesinde kat'iyetle hükmetmiş, demiş ki:
"Hatlarla bir takım şekiller yapmanın Ca'fer-i Sâdık'a isnad ve hamledilmesi kat'iyetle yalandır. Çünki İmam-ı Ca'fer-i Sadık öyle bir şey yapmamış ve yaptırmamıştır." (Mezkûr kitap sh: 6)

Hurûfîcilik hakkında Üstad Bediüzzaman Hazretleri de; Denizli ve Afyon mahkemeleri hâdisesinde bir kısım ehl-i vukuf hocaları hatalı ve bilgisizcesine, Ebced ve Cifır ilmini Hurûfîcilikle iltibas ederek raporlarında Risale-i Nur'daki gaybî istihraclara ilişmelerine karşı şöyle demiştir:

 "İlm-i huruf namıyla, eski zamanda cereyan eden ve nâ-ehil bir kısım şarlatanlar dahi onu su'-i isti'mal edip, hafi ilim sırasında gizlenen ve Batıniyyûn taifesinde ehemmiyet verilen Hurûfîcilik ise; hesab-ı Ebced ve tevafukla Risale-i Nur'un beyanatı ki, gayet zahir ve gözle görünür gibi tarzının, sabık Hurûfîcilik ile hiç münasebeti olmadığı halde; bunu da, «. Ehl-i Sünnetçe makbul olmayan Hurûfîcilik deyip sehven bir tezattır, demişler." (Şualar)

Yine ehl-i vukuf hocaları, aynı mevzuda Üstad'ın başka bir yerde, raporun aynı sahifesinde: «İlm-i huruf ile, Ebced hesabıyla hüküm çıkarmak, okunması haram ilimlerdendir diye Redd-ül Muhtar Şarihi demiş." demişler.
Elcevab: Sabıkan beyan ettiğimiz gibi; su'-i isti'mal edilmiş hafi ilimlerden olan ilm-i huruf başkadır. Risale-i Nur'un Ebced hesabıyla zahir tevafuk ile (hüküm çıkarmak değil) Kur'an'in meziyetli nüktelerini ve işaretlerini beyan etmesi, bütün bütün başkadır. Bunda da sehiv var.»

 

Görüldüğü üzere, adları sanları, resmî mevkileri ve unvanları şatafatlı olan bu hocalarımızın ne kadar zahir hata ettiklerini., ve bir fıkıh kitabından Redd-ül Muhtar ve Şârihi'nin şer'î ve fıkhî ve umumî bir hükmüne dayanarak nasıl sehiv girdabına düştüklerini izah etmeye gerek yoktur. Hazret-i Üstad Bediüzzaman, hiçbir vakit müçtehidler tarafından tedvin edilmiş olan şer'î hükümler hâricinde, yeni bir içtihadla yeni hükümler çıkarmaya teşebbüs etmediği gibi, böyle cifrî ve ebcedî hesaplarla da çıkarmış olduğu müjdeli işaretler ve teşvik edici remiz ve imalara, hiçbir zaman bu bir hükümdür, bir kaidedir dememiştir, demez ve demesi de mümkin değildir. Fakat gel görelim ki; bizim en yüksek resmî makamlarda bulunan hocalarımız, bu sehivli ve hatalı karara varmaları elbette esef vericidir.

Yine aynı ehl-i vukufun Cifir ve Ebced ilmine, hakikat noktasında çok basit ve mânâsız bir itirazlarına karşı Üstad'in cevabı şöyle olmuştur:

«...Said, Hazret-i Peygamber'e (A.S.M.) ittiba' ettiğini söyler. Halbuki Hazret-i Peygamber'in cifır ve huruf ve tevafuk gibi şeylerden hüküm çıkardığı kat'iyyen vârid değildir?
Elcevab: Kur'an'ın hadd ü hesaba gelmez mânaları, işaretleri, tefsirleri Hazret-i Peygamber (A.S.M.)'dan sarihan görülmüyor. Fakat bütünü o kudsî menba'ın tereşşuhatıdır. İlm-i huruf değil, belki pek zahir ve hesabi olan hesab-ı Ebced ve gözle görülen tevafuklarla Kur'an'da işarât ve nüktelerin fehmi için bir vesile yaptığım, Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) sünnetine ittibaımıza elbette hiçbir veçhile münâfatı olamaz.»

 

Bu mes'elede de görüldüğü vecihle, ehl-i vukuf hocaları çok basit bir düşünceyle mes'eleye baktıkları görülmektedir. Hem Cifır ve Ebcedle, ne Hazret-i Üstad, ne de ondan önceki evliyalar hiçbir zaman hüküm çıkarmışlar diye bir şey yoktur. Ancak gaybî bazı istihraçlar ve müjdeli ve teşvikli haller ve ince bazı sırlar çıkarmışlardır.

Yine aynı mevzu çerçevesinde olarak, Afyon savcısının da ehl-i vukufun mezkûr raporlarına dayanarak; iddianamesinde iftiralı ve buhtanlı ve gayet cahilane olan isnadına karşı Hazret-i Üstad şöyle demiştir:

«İddiacının, eski zamanda ehl-i sünnete karşı Hasan Sabbah Batınıyyûn mezhebinde., ve Şeyh-ül Cebel bir gulat-ı şia tarîkiyle meydana çıkıp siyasî sarsıntı vermeleri gibi, Said'i onlara benzetmesi ve ittiham etmesi pek acib bir yanlıştır...»

Az üst tarafta, Hurûfîciliğin yayılmasına çalıştığı söylenen "Nesimî"nin ismi geçmesi dolayısıyla Hazret-i Üstad'in da, onun ismini zikretmeden, sadece sehven bâtıl bir mezhebi hak zannettiğini, bu yüzden kendisine çok işkenceler yapıldığını ve fakat sabır gösterip azim ve sebat ettiğini şöyle yazmaktadır:

«Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek, ondan aldığı bir muhabbet ile; diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek kahramanâne bir tavır gösterdiği...»

Sual-9: Cifir ve Ebced ilmiyle uğraşan âlimler, onu nasıl ve nerede ve ne için kullanmışlardır?

Cevab: Üst taraflarda bir iki yerde işaret ettiğimiz gibi; bu ilmin sahası geniş bir mahiyettedir. Umumuna birden "ilm-i esrar-ı huruf da denilir. Yani harflerin sırlarına dair ilim.. Bu ilmin en sâde olan kısmı, "Ebced, Hevvez, Huttî" gibi ilh. sırasına göre harflere verilmiş sayı değerleriyle bazı âyet ve hadîslerin gaybî olan sırlarını çıkarma işinde kullanıldığı gibi; edebiyat san'atında, tarih düşürme işinde sun'î olarak da kullanılmıştır. Amma büyük ehl-i velayet âlimleri onu sun'îlikten azade olarak ilham ve sünûhat ile gaybî bazı istihraçlarda kullanmakla, bu ilmin gerçek kemâlini göstermişlerdir. Edebiyatçıların onunla yaptıkları sun'îce işler ise, bir eğlence kabilindendir. Yani o ilmin gaye ve kemâline uygun bir iş değildir.
"Evet, meselâ İmam-ı Ali'nin, Kur'an'ın
كهيعص mukatta' harflerinden "Sıffîn Harbi"nin vuku' tarihini çıkarması (1) gibi mühim işlerde isti'maliyle, bu ilmin esas gaye ve hedefini göstermiştir.
Hem İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan Rabi' bin Enes demiştir ki:
"Kur'an'daki mukatta' olan harflerden herbirisi, Allah'ın bir isminin bir anahtarı veya bir kavmin müddet-i hayatına işarettir. Fakat bunları hakkıyla fehmedip çıkaracak olan ancak Hazret-i İsa'dır." (2)

Ve nihayet bu mes'elede hülâsa olarak diyebiliriz ki: Bu ilimle uğraşan âlimler, evvelâ ve bizzat onun mahiyet ve hakikatına vâkıf başta İmam-ı Ali olarak bir çok ehl-i velayet onu hakikî gayesinde ve büyük amma hususî ve gizli işlerde ve müslümanlara hem müjde, hem kuvve-i maneviyelerini takviye edici noktalarda, hem de Kur'an'ın i'cazının bir nev'ini o noktadan izhar etmek vesilelerinde kullanmışlardır.

------------------------------
(1) Tefsir-i Ruh-ul Maanî El-Elusî 1/102
(2) Tefsir-i İbn-i Cerir 1/68

 

Sual-10: Bu ilmin âletliği ve vasıtasıyla istihraç edilen gaybî işler ve sırlar, tekellüflü bir sun'ilikle mi, yoksa ilhamlı ve ihtarlı bir hâl ile mi olmuştur?

Cevab: Araştırmamızın neticesi olarak diyebiliriz ki; bu ilimde sun'îlik kat'iyyen geçerli değildir. Hususan eğer mukaddes olan Kur'an âyetleri ve hadîslerin ifadelerinde gaybî ve istikbalî bir istihraç mes'elesi ise, ilham ve ihtar ve sünûhatların ışıkları altında olmazsa, kuru ve nakıs ve ruhsuz olurlar. Amma Cifir ve Ebced'in sair dalları ve usulleriyle, bazı gaybî işlerin durumlarını öğrenmek hususunda olan işlemlerde, kasden teveccüh edilebilmesi mümkün ise de, lâkin kat'î şekilde sır olarak gizli ve hususî kalmasına ve rastgele herkese ifşa edilmemesine a'zamî dikkat lâzım geldiği gibi;
(1) Cifir ve Ebced usulleriyle o gibi işlere teveccüh edenlerin ve uğraşanların, mutlaka salih ve ehl-i takva kimselerin olması., ve işin künhüne vâkıf ehliyetli şahsiyetlerin bulunması lâzım ve şarttır.
Bu sualin (yani 10. sualin) cevabını en güzel şekilde veren, Hazret-i Üstad Bediüzzaman'dır. Şöyle demiş:

« Üçüncü Sualiniz:
İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz.
Elcevab:Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ, kaç defadır esrâr-ı Kur'âniyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum: Birisi,
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
yasağına karşı hilâf-ı edepte bulunmak ihtimâli var.
İkincisi, hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur'âniyeyi berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek' hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-ı hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyeti ve kıymeti vardır. Bu vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûistimâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sû-i istimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâli var. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre bir nebze ihsân ediliyor.
İşte ilm-i cifrin anahtarları içinde en kolayı ve belki en safisi ve belki en güzeli,ism-i Bedi'den gelen ve Kur'ânda Lâfza-i Celâlde cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı ziynetlendiren tevâfukun envâlarıdır. Kerâmet-i Gavsiyenin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiştir. Ezcümle, tevâfuk birkaç cihette birşeyi gösterse, delâlet derecesinde bir işarettir. Bazan birtek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. Ciddî ihtiyaç olsa size bildirilecektir.» 9.lema

Görüldüğü üzere, Hazret-i Üstad Bediüzzaman Cifir ve Ebced ilminin sun'îlikle, kasdî teveccüh ile ve ihtiyar ile değil, ilham ve ihtar ile hakikî veçhesinin bulunabileceğini ve bu ilmin geniş ihatalı bir ilim olduğunu; ve bunun en hâlis ve safi tarafı harflerin değerleriyle bazı sırların keşfine aid kısmı olduğunu gayet lâtif ve veciz bir şekilde beyan etmektedir.

 

Sual-11: Esrar-ı huruf ta'bir edilen tılsım ve havas ilmiyle, Cifir ve Ebced ilmi aynı mıdır? Yoksa ayrı ayrı şeyler midir?

Cevab: İkisi tam olarak aynı şeyler olmamakla birlikte, birbirleriyle yakın alâka ve münasebetleri vardır. Çünki havas ve tılsımlar ilminde Ebcedin değerleriyle âyet ve hadîslerin harfleri hesablanır, onunla bir takım vıfıklar ve tılsımlı işler yapılır. Bu noktadan esrar-ı hurufun her türlü işlemleri Ebced ve Cifir sahasına dâhildir denilebilir. Amma, Ebced ve Cifrin müstakil tarifi ise; daha çok gaybî ve istikbali işlerde, işârât ve emarelerin karineleriyle bazı hususî ipuçları elde etmeye mahsus bir ilim olarak bilinir.


Sual-12: Ebced ve Cifir ilmi İslâm'ın akidesine ve zarurî olan ilimlerine dâhil midir, değil midir?..

Cevab: Az üst tarafta da arzetmişiz ki; bu ilim, hâs ve sırlı bir ilimdir. Onu öğrenmenin bir zarureti veya kat'î lüzumluluğu olmadığı gibi, i'tikad etmenin de bir mecburiyeti yoktur. Bir insan veya bir âlim bu ilimle hiç alâkadar olmayabilir, hatta ona inanmayadabilir. inanmadığı için islâm dini ona "Niçin inanmadın?" diye bir mes'uliyet suali söz konusu olmaz. Lâkin böyle bir adam, kendi hususî âleminde onunla uğraşmayıp kabul etmediği halde, ona ilişmeye veya mollalık yapıp, islâm dini adına onu red ve inkâr etmeye de hakkı yoktur. Zira red ve inkâr, hususan dine aid bir mes'eleye dair olsa din adına ona itiraz ise, elbette bir ilme ve delile dayanması gerekir. İslâm dininde ise, Cifir ve Ebcedi red ve inkâr eden bir ilim, bir delil yoktur. O halde, en azından ona ilişmeyip yerinde bırakması icab eder.

 

Tahkikten Hakikate

Buraya kadar on iki sual ve cevablarla Ebced ve Cifir ilminin mahiyet ve hakikatına bakmaya çalıştık. Bu ilmin iktiza ettiği tahkik ve ispat ise, bizce ancak bu kadar olabilir. Şimdi hakikata, yani bu ilmin İslâm âlimleri nezdinde nasıl değerlendirildiğini ve büyük ulemadan belli bazı zâtların onunla ne gibi şeyleri istihraç ettiklerini gösterecek umumî bir durum değerlendirmesine geçeceğiz. Bunu da üç bölüm hâlinde ele alacağız.
Birinci bölümde, bu ilmin varlığından ve mahiyetinden bahseden kitaplar ve âlimlerin isimlerini vereceğiz.
ikinci bölümde, bu ilimle meşgul olmuş zâtların isimlerinden ve iştigal sahalarından, yani hususî meslek ve meşreblerinden örneklerle bahsedeceğiz.
Üçüncü bölümde ise, islâm âlimlerinin Cifir ve Ebced ilmi vasıtasıyla neleri istihraç ettiklerini bir kaç numuneler halinde arzetmeye çalışacağız.

 

 

Birinci Bölüm:

Cifir ve Ebced ilmini kabul edip ve onu hakikatli bulup, varlığını ilân eden kitaplar ve âlimlerin isim ve künyeleri....

Evvelâ, Ebcedin varlığını ve İslâmca kabul gördüğünü bildiren veya ona işaret eden bazı hadîsler ve bu hadîsleri kayıd ve zabteden kitaplar şunlardır:
Dördüncü sualin cevabında bu mevzuya bir derece bakan bazı hadîs ve rivayetleri ve bu hadîsleri tahric, nakil ve rivayet eden bir kısım hadîs kitaplarını kaydetmiş olmamızla beraber, burada sadece me'hazlerini ve hadîsin bir özetini vermekle iktifa edeceğiz:
1- Müsned-ül Firdevs 2/43
تَعِلَّموُا اَبْجَدَ وَ تَفْسيِرَهَا ..الخ
2- Miftah-u Künûz-is Sünne sh: 542, bu mevzudaki hadîslerin umumî fihristi.
3- Tefsir Ed-Dürr-ül Mensur 2/22
4- Mukaddemet-ü İbn-i Haldun sh: 332 Cifir ve Ebcedle alâkadar bir kaç hadîs.
5- Kitab-üt Teshil Li-Ulûm-it Tenzil sh: 35, yahudîlerin Peygamber'e Kur'an'daki harflerin mukatta'larına dair sordukları sual ile alâkadar...
6- Tefsir-i İbn-i Cerir 1/68-71 yine Cifirle yapılmış bazı istihraçlar hakkında...
7- Tefsir-i İbn-i Kesir 1/37 yine aynı hadîsler ve rivayetler hakkında...
8- El-Feth-ül Kebir Suyutî, Ebu Davud'dan nakil 1/189 el parmaklarıyla ayak parmaklarının sayı bakımından aynı seviyede bulunduğu...
9- Ebu Davud Cihad/71 ve Müsned-i Ahmed 4/65 ve 289 keza 5/377 Bedir Harbi'nde Resul-i Ekrem'in sahabelerine:
"Yarın düşmanla karşılaştığınızda sizin şiarınız حم لاَ يِنْصُرُونَ olsun." mealindeki hadîs-i şerif...

Cifir ve Ebced ilminin varlığını, haklılığını ve kaynağı Hazret-i Peygamber olarak Hz. İmam-ı Ali'nin onu kaideleştirdiğini ve sonra İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ın onu biraz daha genişlendirdiğini ve ona başka bazı kaideler eklediğini yazan ve bildiren âlimler ve kitaplar hayli çoktur. Biz bunların içinden en meşhurlarını ve her yerde bulunabilen bazılarının isim ve cild ve sahife numaralarıyla, Ebced ve Cifir hakkında ne dediklerini hulasaten kaydetmeye çalışacağız:

1- Üst tarafta İbn-i Haldun'un Mukaddemesi'nden sahife numaralarını vermiştik. Ancak belirttiğimiz gibi, bu zâtta akıl ve felsefe ziyade hâkim olduğu için, mes'eleye sadece katı bir tenkidci yaklaşımı içerisindedir. İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'tan Cifir ve Ebced ilminin mes' elelerini nakleden kişinin Zeydî mezhebli olduğunu, bununla beraber nakleden zâtın bahsettiği kitabı kendisinin göremediğini, ayrıca da Muhyiddin-i Arabi'nin "Anka-u Mağrib" eserinden Cifir ve Ebced hesablarıyla gösterdiği tarihin tutmadığını ve saire gibi tenkidlerde bulunmakla birlikte, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat uleması yanında dahi Cifrin esası Hazret-i İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık'tan geldiğinin meşhur olduğunu da kaydetmektedir. (Bak: Mukaddemet-ü İbn-i Haldun sh: 323-334)
İbn-i Haldun'un bir sehvi ve bir yanlışı:
Sehvi şudur: Muhyiddin-i Arabi'nin Anka-u Mağrib eserinden naklettiği
خ ف ج harflerinin hesablarının bitiminde Mehdinin çıkacağını söylemesine itiraz ederek; "Bu harflerin ebcedi hesabı 683'dür, hani beklenilen mehdi çıkmadı!."
demesidir.
Halbuki elde mevcud ve matbu' olan Anka-u Mağrib eseri sh: 77'de Muhyiddin-i Arabî
خ ف ج değil, خ ض ج demiş. O ise, Hicrî 1403 etmektedir ki; meşhur âllame Seyyid Muhammed Resul El-Berzencî'nin "El-İşaa" eseri sh: 189; Kur'an'ın فَهَلْ يَنْظُروُنَ اِلاَّ اَنْ تَاْتِيَهُمْ بَغْتَةً veyahud لاَ تَاْتيِهِمْ اِلاَّ بَغْتَةً âyetlerinin بَغْتَةً kelimesinin (1) harfleri Cifır ve Ebced hesabıyla 1407 ederek, Mehdî'nin zuhur zamanının vakti olduğunu kaydetmiş., ve ayrıca ilâve ederek demiş ki: Hazret-i Mehdî 1400'ün başında veya daha evvelinde çıkması ihtimali kuvvetlidir.


Faraza, İbn-i Haldun'un eline geçen mezkûr Anka-u Mağrib nüshasında, onun kaydettiği gibi Muhyiddin-i Arabî
خ ض ج harflerini değil de خ ف ج harflerini yazmış ve murad etmiş kabul etsek de, Hazret-i Muhyiddin bunu kendisinden sonraki tarihe uygulamış olduğu kuvvetli ihtimal dâhilidir. Zira kendisinin vefatı Hicrî 638'dir. خ ف ج harflerinin yekûnu olan 683'ü buna ilâve edersek, Hicrî 1321 (M.1904) eder ki; üst tarafta kaydettiğimiz âyetlerin بَغْتَةً kelimesinin gösterdiği aynı asra bakmaktadır. Ve bilhassa nazar-ı dikkati çekmektedir. Hatta bu tarihe bakan başka gaybî işaretler de vardır. İsteyen Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabına bakabilir.

İbn-i Haldun'un yanlışına gelince: Az yukarda kaydettiğimiz üzere, bu zât gibi, sırlı ve hususî ve ancak ehli arasında medar-ı bahis olabilen Cifır ve Ebcedin tamamına, akıl ve felsefe noktasından maddî yaklaşım göstermesine karşı, meşhur Ni'met-i İslâm kitabı sahibi allâme, büyük muhakkik Muhammed Zihnî Efendi, Meşahir-i Nisa' eserinde şöyle demiştir:
İbn-i Haldun'un tahkiki, felsefî bir tedkik sayılarak kulak verilmediği halde, ehl-i sünnet itikadına göre çıkması kıyamet alâmetlerinden biri olarak rivayet olunan Mehdî'nin doğumu da, çıkışı gibi âhirzamanda olacaktır.

Bu mevzuda, hak ehli tarafından nakledilmiş keşiflerin henüz 1294 yılına
(2) çıkmayanı tekzibe kabil olmadığı gibi, Mevlâna Hasen-ül Advî'nin Meşarik-ül Envar eserinde Şa'ranî'nin El-Yevakıt kitabından naklettiği keşiftir ki; Şa'ranî Hazretleri âhirzaman Mehdîsinin 1255 senesi Şaban ayının onbeşinci gecesinde dünyaya geleceğini, Şeyh Hasan-ül Irakî'den naklen ve kendi şeyhi Aliyy-ül Havas'ın da aynı görüşte olduğunu yazmıştır. (3) Bu tarih ise, Hicrî-i Şemsî hesabıyladır. Onun Hicrî-i Kamerî karşılığı yine 1294'tür ve Hazret-i Üstad'ın doğum tarihidir.
Her neyse, saded hârici oldu, özür diliyoruz.

2- Meşhur İmam-ı Abdullah El-Yafaî "Mir'at-ül Cinan" eserinde der ki:
"İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'in bir talebesi olan Câbir bin Hayyan, ondan aldığı bin yapraklı bir kitabda, beşyüz risale alıp te'lif etmiştir."
(Mir'at-ül Cinan 1/304)

3- İmam-ı Celâleddin-i Suyutî, El-Havî Lil-Fetavî Eseri 1/388'de, kendisinin tehecci harfleri (yani: Elif, be, te, se, cim gibi heca harfleri) hakkında bir risalesinin olduğundan bahisle, bu mevzu'da tâlibleri o esere havale eder. Ancak maalesef bu eser elimize geçmemiştir.

4- Meşhur "Edeb-üd Dünya Ve-d Din" kitabı sahibi Ebu-l Hasan El-Maverdî kitabının sh: 23'de Cifir ve Ebced hakkında şu malumatı vermektedir:
Sahabeden Urve bin Zübeyr demiştir ki: En evvel kendi isimlerini yazan kavimden; "Ebced, hevvez, huttî, kelemen, sa'fas ve kareşet" harfleriyle yazmışlardır.


5- Nur-ul Ebsar kitabı sh: 160'da İbn-i Kuteybe Edeb-ül Kâtib eserinden naklen:
"İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ın yazdığı Cifir kitabında, tâ kıyamete kadar muhtaç olunan herşey o kitapta mevcuddur." diye kaydetmektedir.

6- Meşhur allâme Kemâleddin Muhammed bin Musa Ed-Dümeyrî Hayat-ül Hayavan-ül Kübra eseri 1/279'da, aynen Nur-ul Ebsar eserinin, İbn-ül Kuteybe'den naklettiği rivayeti kaydetmiştir.

7- Az yukarıda zaman zaman ondan bahsettiğimiz ve sahife numaralarını verdiğimiz Şeyh Ahmed El-Bûnî'nin Şems-ül Maarif-il Kübra adlı eserinde:
"Nakl-i sahih ile Cifir ve Ebced ilminin, Ca'fer-i Sâdık'tan ulemaya intikal ettiğini yazmaktadır.
(Bak mezkûr eser sh: 325 ve 363)

8- Eski Mekke Müftülerinden meşhur allâme Ahmed Zeynî Dehlan "El-Fütuhat-ül İslamiye" isimli eserinde Cifir ve Ebced ilminin İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık'tan geldiğini ve bu ilimle bir çok büyük âlimlerin Kur'an'dan ve hadîslerden sırlar istihraç ettiğini yazmaktadır. (Bak: Aynı eser 1/296)

9- Meşhur Keşf-üz Zünûn kitabı, Cifir ve Ebced ilmi hakkında en geniş bilgi veren bir eserdir. Bu kitab, Cifir ve Ebced ilmi çerçevesinde yazılmış olan bir çok eserin isimlerini de vermiştir. Bu mevzuda ezcümle şöyle der:
"İlm-ül Cefri Vel-Câmia" adıyla söylenen ilmin mahiyeti şudur ki: Bu ilim ile, uyanık zâtlar levh-i kaza ve kaderde yazılı olan hâdisata icmalen vukufiyet peyda etmekten ibarettir.


Bir taife dava etmiştir ki: Bu ilmin esasını Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) bir küçük buzağı derisi üstünde, 28 harflerle genişçe kaidelerini yazmıştır. işte Ehl-i Beyt'e tevarüs eden de bu ilimdir. Ehl-i Beyt'in büyüklerinden de bazı kâmil meşayih bu ilmi almıştır. Gerek Ehl-i Beyt, gerekse büyük velî meşayihler bu ilmi başkasından ellerinden geldiğince saklamaya çalışmışlardır. Bunlardan bazı zâtlar demişler ki:
"Bu ilme hakkıyla vâkıf olacak olan, ancak âhirzamanda gelecek Hazret-i Mehdî'dir.

Nasılki Ehl-i Beyt'ten bu ilme vâkıf olan Ali İbn-i Musa Er-Rıda', Abbasî Halifelerinden Me'mun'un Halifeliğe geçtiği sırada, kendisine mektub yazarak; kendisinden sonra onu halifeliğe, veliahd seçtiğini bildirmiş. İmam-ı Musa ise, ona cevaben; aynı mektubun sonundaki boş kâğıda yazmış ki: "
Evet amma Cifir ve Camia ilmi, bu işin bitmiyeceğini göstermektedir." Nitekim fil-hakika, netice de öyle olmuştur...

Hem İbn Talha demiştir ki:
"Cifir ve Camia" iki ayrı ayrı mübarek kitaplardır. Bunlardan birisi, İmam-ı Ali Küfe'de iken minber üstünde söylemiş, talebeleri de not alıp kaydetmişlerdir. İkincisi de; Peygamber (A.S.M.) Hazret-i Ali'ye (R.A.) hususî ve sırlı bir şekilde söylemiş ve ona emretmiş ki "Bunu tedvin et." Hazret-i Ali'de onu müteferrik harfler halinde ve Hz.Ademin suhufu şeklinde bir deri üstünde yazmıştır. Sonra da bu eser, insanlar arasıhda şöhret bulmuştur. Bu ilimle meşgûl olan insanlar da onu çeşitli şekillerde uygulamışlardır.


Bazı zâtlar ise, demişler ki:
"Bu ilmi, Ca'fer-i Sâdık (R.A.) deri üstünde yazmış ve kaideleştirmiştir." Bu noktadan bazı kimseler demişler ki: "Ca'fer-i Sâdık onu normal elif-bâ harfleri sırasına göre vaz'etmiştir." Kimileri de: "Ebced, hevvez ilh., harf sırasına göre uygulamışlardır, ilh.." diyor. (Keşf-üz Zünûn 1/591)
Keşf-üz Zünûn eseri, bu arada Cifir ve Ebced ilmiyle alâkadar te'lif edilmiş bir kaç eserin isimlerini de veriyor. Oraya bakılabilir.

10- El-Keşkûl kitabı, Seyyid Şerif-i Cürcanî'nin Şerh-ul Mevakıf eserinden naklen; Keşf-üz Zünûn kitabı gibi, Cifir ve Ebcedin iki kitap halinde olduğunu ve bu iki kitap da İmam-ı Ali'ye ait olduğunu ve saire kaydetmiştir. (El-Keşkül Bahaeddin El-Amilî 2/198)

11- Tezkiret-ül Ulü-l Elbab eseri 2/89'da Cifir ve Ebcedin bazı hususiyetlerine genişçe temas etmiştir, görülebilir.

İşte Cifir ve Ebced ilminden bahseden ve onu kabul edip tezkiye ve medheden, teslim edip imza eden şu bir kaç tane numunelik kitap, bence yeterli delildir. İsteseydik, daha birçok kitapların ismini verebilirdik. Lâkin lüzumsuzca bahsin uzamaması için sarf-ı nazar eyledik.

----------------------------------------
(1) بَغْتَةً
kelimesi Kur'an'da bir kaç yerde vardır. Hepsi de kıyametin ve alâmetlerinin aniden zuhur edeceklerini ifade ederler. Bu âyetlerden birisi, Neml Sûresi âyet: 202'dedir.
(2) Latif bir tevafuktur ki; 1294 Hicrî yılı, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin doğum tarihidir.
(3) Meşahir-ün Nisa (sadeleştirilmiş Türkçesiyle) 1/390

 

İkinci Bölüm:

Ebced ve Cifirle meşgul olmuş zâtların isimleri ve iştigal sahaları...

Bu bölümde, eğer biz bu ilimle meşgul olmuş bütün âlimlerin isimlerini, künyelerini ve kitaplarının isimlerini yazsak, belki bir cilt kitap tutabilir. O halde, sadece nümûne için bir kaç isim verip geçeceğiz. Şu araştırmamızda yer yer kaydettiğimiz gibi; başta İmam-ı Ali (R.A.) bu işin üstadı, pîri ve kaynağıdır. Onun matbu' olan El-Cefr-ül Cami' eseri ve Celcelûtiye Kasidesi ve Ercüze Kasidesi ve Cünnet-ül Esma' eseri gibi bir çok kaside ve dualarında, Hazret-i İmam-ı Ali'nin hâs olarak esrar-ı huruf ile meşgul olduğunu göstermeye kâfidir. Daha sonra, bütün İslâm ülemasınca kabul görmüş olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık'ın bu ilimle hâsseten iştigal ettiği hususudur. Daha sonraları, Şeyh Muhyiddin-i Arabî (K.S.) "Fütuhat-ı Mekkiye, Füsûs-ul Hikem, Anka-u Mağrib, Kitabü-l Mim Ve-l Vav Ve-n Nun" gibi eserlerinde Cifir ve Ebcedin sahası dâhilinde olan harflerin sırlarından, hasiyetlerinden ve sairesinden çok genişçe bahsetmektedir.
Daha sonraları, İmam-ı Gazalî'ler, Şa'ranî'ler, Şeyh Ahmed-i Bunî'ler, Bayezid-i Bistamî'ler, İmam-ı Rabbanî'ler, Davud bin Ömer El-Antakî'ler ve saireler.. kısmen de olsa, bu ilimle iştigal etmişlerdir. Bunları tek tek ele alıp iştigal sahalarından, keşif ve istihraçlarından bahsetmek uzun olacaktır. Onun için kısa kesip havale etmek istiyoruz.

 

 

Üçüncü Bölüm:

İslâm âlimleri Cifir ve Ebced ilmi vasıtasıyla neleri istihraç etmişler? (Bazı numuneler)

İslâm âlimleri Ebced ve Cifır vasıtasıyla Kur'an'ın bazı âyetlerinden ve hadîslerin bir kısım müteşabih metinlerinden çıkarmış oldukları ve üzerinde en çok durdukları husus; âhirzamanda gelecek olan Mehdî'nin çıkış zamanıyla ilgilidir. Lâkin sadece ondan ibaret değildir. Başka mes'eleler, başka işler içinde bazı istihraçları olmuştur. Hatta basit ve mizahî işlerde olduğu gibi, bazı tarih düşürmeler işinde de kullanan olmuştur.

Meselâ Sahih-i Buharî kitabı, Merhum Sultan Abdülhamid'in emriyle 1885'de Mısır'da tab'edildiği zaman, onun tashih işinde bulunmuş onaltı büyük ulemadan birisi olan Şeyh Süleyman El-Abd ismindeki zât, Sahih-i Buharî kitabının kıymetini ve büyüklüğünü ve buna lâyık bir surette güzelce tab'edildiğini beyan eden şiirinin sonunda Cifir ve Ebced hesabıyla onun tab' tarihini de düşürmüştür. Şöyle ki:
Şiirin son beyti:
طَبَعَ الْبُخَارِى جَيِّدًا سُلْطَانُنَا عَبْدُ الْحَميِد Beytin Türkçe mânası: "Buhari kitabını güzel şekilde tab'ettiren, Padişahımız Abdülhamid'dir."

Arabça beytin herbir kelimesinin altına ebcedî değeri neyse yazılmış ve bu kelimelerin tamamının yekûnu Cifrî hesapla Hicrî 1313 ederek aynı senede Buhari kitabının tab'edildiğini göstermiştir. (Sahih-i Buharî 1/5)

Hem meselâ, Mevlâna Celâleddin-i Rumî küçük iken, babasıyla birlikte Şam'da bulundukları bir sırada, meşhur Attar Hazretleri onu görünce; ruh ve zekâsında bir nuranîlik hissetmiş, iltifat ve dua etmiş... Bu arada yaşının kaç olduğunu sormuş. Hazret-i Mevlâna:
"Efendim, ben "Huda"dan bir yaş küçüğüm." demiş. O ise, Cifir ve Ebced hesabıyla "Huda" kelimesinin karşılığı 605 olup, kendisinin doğum yılı ise, 604 olduğunu lâtifâne ve edibâne bildirmiştir. (1) Bu hâdiseye göre, Mevlâna Hazretlerinin de Ebced ve Cifirle meşguliyeti olduğu söylenebilir.

Üst taraflarda Cifir ve Ebcedi havas ve tılsım uleması dahi çokça isti'mal ettikleri, aynı zamanda yukardaki örneklerde görüldüğü üzere ediplerin de edebiyat san'atında sun'î bir şekilde kullandıkları çokça olmuştur. Bunlardan başka hükema ve feylesoflardan da Cifir ve Ebcedin bazı cihetlerini kullanan olmuştur. Meselâ İbn-i Sina'nın ve Ebu-l Ma'şer-il Felekî'nin bazı kitaplarında görüldüğü gibi...
(2)


Yine bu kabilden olarak; Zafer Mecmuası, sene: 1989, sayı: 155, sh: 7'de, Arif Nihat Asya'nın makalesinde şu gelecek iki mühim tarih düşürme hususunu kaydetmiş:
1- Türkçe Mevlid yazan meşhur Süleyman Çelebi Hazretleri:
"Ol Rebi'ül Evvel ayın nicesi, onikinci gece isneyn gecesi" beytinde Resulullah'ın doğum tarihinin bulunduğunu., ve beytin birinci mısra'ı olan "Ol Rebi'ül Evvel ayın nicesi" cümlesinin Ebced hesabıyla 546 yaptığını ve ikinci mısra'daki "İsneyn" kelimesinin Türkçe karşılığı 2 rakamını, beytteki "Oniki" kelimesiyle çarpması neticesinde 24 ettiğini ve bu da 546'ya ilâve olunduğunda, 570 tarihini gösterdiğini yazmıştır.

2- Mevlâna Câmî Hazretleri Konya'da bulunduğu bir sırada, Mevlâna Celâleddin-i Rumî hakkında Farsça olarak:
انْ فَريدوُنِ جِهَانِ مَعْنَوى .. بس بُوَدْ بُرْهَانِ ذَاتَشْ مَثْنَوى
beytlerinden Mevlâna'nın hem doğumu olan Hicrî 604, hem de vefatı olan 672'yi Ebced hesabıyla gizlediğini yazmaktadır. Bunun izahı ve tahlili, Zafer Mecmuası'nın mezkûr sayısındadır.



Şimdi âhirzamanda gelecek olan Mehdî'nin zuhuru hakkında ve bu arada başka bazı mühim hâdiselere bakan mes'elelerde, Ebced ve Cifir ile yapılmış bazı istihraçlardan bir kaç numuneyi arzedelim:

1- Ahmed Zeynî Dahlan, El-Fütûhat-ul İslâmiye eseri 2/296'da
بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ (Sebe' Sûresi âyet: 15) olan âyetinin bu cümlesinden İstanbul'un fetih tarihi olan'Hicrî 857 adedini çıkaranların olduğunu kaydetmiştir. (3)

2- Üst taraflarda da kaydedilmiş olan, Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.)'ın
كهيعص kelimesinden Sıffîn Harbi'nin çıkış tarihini çıkarmıştır. (Bak: Tefsir-i Ruh-ul Maani El-Elusî 1/102)

3- Et-Tabakat-ı Kübra Şa'ranî, kenarında sh: 5'de Hazret-i Mehdî'nin 1200 Hicrî asırda zuhur edeceğini yazmıştır.

4- Nur-ul Ebsar kitabı kenarında tab' edilmiş Is'af-ur Ragibîn eseri sh: 154'de İmam-ı Şa'ranî'den naklen Mehdî'nin Hicrî 1255'de doğacağını yazmıştır., ki bu tarih, Hicrî Şemsî hesabının karşılığında Hicrî Kamerîce olsa 1294 eder.

5- Yine Ahmed Zeynî Dahlan El-Fütûhat-ul Islâmiye eseri 2/296'da Şeyh Salahaddin Es-Safedî'nin Eş-Şeceret-ün Numaniye eserinden naklen: Osmanlı Devletinin, Hazret-i Mehdî'nin zuhuruna kadar devam edeceğini ve bu devlet, herşeyiyle Mehdî'ye yardımcı olacağını kaydetmiştir.

6- El-İşaa Fi Eşrat-is Sâ'a eseri sh: 189'da, Kur'an'ın
بَغْتَةً kelimesinin cifri karşılığı olan 1407'de Mehdî'nin zuhur asrı olacağını kaydetmiştir.

7- Şeyh Muhyiddin-i Arabî Anka-u Mağrib eseri sh: 77'de
خ ض ج harflerinin Ebcedî hesabıyla 1403 eder ki, bu tarihte Mehdî'nin zuhur edeceğini yazmıştır.

8- Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya eseri cüz: 11, sh: 76'da İbn-i Bircan namında büyük bir âlimin (Salahaddin-i Eyyübî'ye müjde vererek)
الم .. غُلِبَتِ الرُّومُ âyetinin tefsirinde Ebced değeriyle olan hesabından 583 yılında (4) Beyt-ül Makdis'in gavurlardan alınacağını yazmıştır. Büyük muhakkik, allame olan İbn-i Şame bu tevafuk için demiştir ki: "İbn-i Bircan bu tarihten çok zaman evvel vefat eylemişken, verdiği haberinin aynen çıkması acaib hususlardandır."

9- Yine bazı âlimler, Kur'an'in Bakara Sûresi âyet: 114'deki
خَرَاب kelimesinin cifrî hesabı olan 803 ile Timurleng'in Şam'ı harab ettiği tarihi çıkarmışlardır. (Yeni Lügat Abdullah Yeğin, 1973 baskılı sh: 122)

10- Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethettiğinde; yanından hiç ayırmadığı meşhur ve büyük muhakkik İslâm âlimlerinden Şeyhülislâm Tokat'lı İbn-ül Kemal Efendi lakabıyla meşhur Şemseddin Ahmed ismindeki zât, Mısır'ın fetih tarihini bazı âyetlerden Cifır ve Ebced hesab ve usulüyle şöyle çıkarmıştır:
وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ (Enbiya Sûresi âyet: 105) âyetinden بَعْدِ الذِّكْرِ cümlesinin cifir hesabıyla Hicrî 922 ettiğini, o ise, Sultan Selim'in tam Mısır'ı fethettiği tarihidir diye, bu mevzuda hususî şekilde yazdığı bir risalesinde kaydetmiştir. Hatta aynı ayetin فِي الزَّبُورِ cümlesinden o fethin kış gününde olacağına dair işaret çıkarmıştır., ve daha buna ilâveten, bir çok âyetin, Mısır fethinin on adet işaretlerle çeşitli vechelerine işaretlerini çıkarmıştır. (Bak: Zafer Mecmuası, tarih 1989, sayı: 155, sh: 4-5)

11- Yine Zafer Mecmuası sene: 1985, sayı: 101, sh: 9'da Fetih Sûresi'nin 3. âyeti olan
وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا nin Ebcedi hesabında, Sultan Fâtih'in Uzun Hasan'ı "Otluk-beli"nde mağlub ettiği tarih olan 878 ettiğini, me'haz vererek kaydetmiştir.

12- Bir kaç istihracın numuneleri de, Molla Sadreddin Yüksel'in "İlmî Bazı İncelemeler" adlı kitabında vardır, isteyen ona da bakabilir.

13- İmam-ı Ali'ye nisbet edilen "El-Cefr-ül Cami Ven-Nur-ul Lâmi" kitabında
الم âyetinin mukatta' harfleriyle değil, mütelaffız tarzlarıyla, yani Elif, Lâm, Mim ve meddeleri ile; Ebced ve Cifir hesabından 272 ettiğini ve bu da, Arabların âlem-i islâm'da o kadar senelik mülk ve hâkimiyetlerinin devam edeceğini kaydetmiştir." (Aynı kitab sh: 43)

14- Az üstte Cifir ve Ebced ilminden bahseden hemen bütün kitaplarda; İbn-i Kuteybe'nin Edeb-ül Kâtib eserinden naklen şöyle kayıtlıdır ki:
Abbasî halifelerinden Me'mun hilâfet veliahtlığını, sâdât-ı Ehl-i Beyt'in oniki İmamından biri olan Ali bin Musa Er-Rıza'ya bıraktığı vakit, o da halifeye yazmıştır ki:
"Bu iş, son bulmayacaktır. Çünki Cifir ilmi bunu öyle gösteriyor."
Nitekim zamanla İmam-ı Musa'nın dediği aynen çıkmıştır. (Keşf-üz Zünûn 1/591)

15- Cifir ilminin bir başka nevi de, yani Kur'an'ın sûrelerindeki sıra itibariyle de bazı istihraçlar yapılmıştır. Nasılki az ilerde bu hususta Bediüzzaman Hazretlerinin Kur'an Sûreleri, âyetleri, kelimeleri ve harflerinin tevafukatından bazı g'aybî ve acib istihraçları da arzedilecektir.
İşte bazı zâtlar, Münafıkûn Sûresi'ndeki
وَ لَنْ يُؤَخِّرَ اللّهُ نَفْسًا اِذَا جَاءَ اَجَلُهَا
ayetinin kat'iyy-ül metin mânasından fehm ile, bu Sûrenin Kur'an Sûreleri tertibine göre 63. Sûre olması hesabıyla, ömr-ü Nebevî'nin 63 sene olacağını fehmettikleri gibi; bu Sûrenin hemen arkasında gelen ve ismi "Tegabün" manasıyla; yani, "fukdan ve ayrılık" mânasını ifade ettiği için, Resulullah'ın maddî hayatının fukdanını, yani ayrılığını îma ettiğini anlamışlardır. (Bak: El-Havî Lil-Fetavî Suyutî 2/345)

Böylece Cifır ve Ebced hakkındaki şu birkaç numuneleri kaydetmekteki maksadımız: Cifir ve Ebced ilminin tâ, Resul-i Ekrem (A.S.M.) zamanından günümüze kadar bazı islâm âlimlerinin onunla meşgul olduklarını ve bu ilmi reddetmeyip makbul gördüklerini ve onunla bazı mühim hâdiseleri istihraç ettiklerini., ve nihayet bu ilmin, islâm uleması arasında var olup tedavül ederek geldiğini göstermek içindir. Bu hususta gösterilmiş olan numuneler, bu maksad için bence kâfidir. Yoksa daha bir çok numuneler arzedebilirdik.

---------------------------------------------
(1) Osmanlıca Terceme ve Şerhi Mesnevî-i Şerif Abidîn Paşa 1/7
(2)
Mukaddemet-ü İbn-i Haldun sh: 338
(3)
Bu hâdiseyi Elmalılı Ahmed Hamdi Hoca da, Tefsirinin 5956. sahifesinde Mevlâna Câmi'den naklederek kaydetmiş. Yani, İstanbul'un fethinden önce Mevlâna Cami Konya'ya geldiği sırada, bu keşfi kendisi o âyetten bulmuştur diyor.
(4) Herhalde Cümmet-üs sagir denilen ebcedin ikinci kısmı olan normal elif-bâ hesabına göre yapılmıştır. Çünkü eğer ebcede göre olsa rakam fazla oluyor.

 

Cifir ve Ebcedin Umumi Bazı Kaideleri

Hazret-i Ali'den ve Ca'fer-i Sâdık'tan nakledilmiş olan Cifir ve Ebced ilminin umumî bazı kaideleri ve onu kullanma yol ve kanunları hakkında "El-Cefr-ül Cami' Ven-Nur-ul Lâmi' - İmam-ı Ali" eserinden ve bu arada Şeyh Ahmed El-Bûnî'nin "Şems-ül Maarif-ül Kübra" kitabından bazı bölümleri tercüme ederek kaydetmek istiyoruz. Kaydedeceğimiz kaide ve kanunlar, sadece
ابجد هوّز .. sırasına göre harflerin değerleriyle yapılan hesabdan ibaret değildir. Belki daha geniş ve küllî başka bazı hususlara da şâmildir.
"El-Cefr-ül Cami' Ven-Nur-ul Lami" kitabından:

 

... Hazret-i Ali (R.A.) bir gün Kûfe'de, minber üstünde halka hitab etti. Bir çok esrar ve hikmetlerden bahsetti. Suveyd bin Esved El-Hilalî ayağa kalkarak dedi ki: "Ey mü'minlerin Emiri! Bizler senin söylediklerini tamam anlayamayız. Yine ancak sen kendi söylediklerine daha çok âlimsin."
Bu sualden sonra, İmam-ı Ali ona dönerek sertçe cevab verdi ve dedi: "Evet ben Aliyy-ül Murtaza'yım. Benim yanımda büyük denizler kadar ilim vardır. Amma siz beni kaybetmeden önce benden sual ediniz." (El-Cefr-ül Cami' sh: 27)

 

Yine İmam-ı Ali'nin aynı eserinden:

"Bu hususun sırrı, nuranî ve zulmanî olarak iki kısma ayrılır. Nuraniyet ise, sürür ve neş'elerin başlangıçlarıdır ki:الر .. كهيعص .. طس .. حم .. ق .. ن dır. Zulmaniyet ise, on dört harftir. ب ج د و ز ف ش ت ث خ ذ ض ظ غ Şu ondört harf ise, ulvî ve süflî olarak iki kısma ayrılırlar. Ulvî olanları yedidir ki bunlardır: ب د و ت ذ ض ظ Süflî olan harflerin hiçbirisi Fatiha Sûresi'nde bulunmamaktadır... ilh." (Aynı eser sh: 40)

 

Mısır baskılı "El-Cefr-ül Cami' Ven-Nur-ul Lami" kitabından bazı bölümler:

"El-Cefr-ül Cami' Ven-Nur-ul Lami"in özü hakkında kısaca bir tarif: "Bu mes'elenin esası, yirmisekiz babı içine almaktadır. Her bab da yirmisekiz sahifedir. Her sahife yirmisekiz satırdır. Her satır dahi yirmisekiz beyttir. Her bir beyt ise, dört tane Ebcedî, yahud da Hecaî harfleri vardır. Bütün bu harflerde, birbirine uygun hendesî san'aflardan mürekkeb dört tane durumu vardır. Bu harflerin birbiriyle olan münasebetleri, aynen babların sahifelerle olan münasebetleri gibidir. Meselâ yirmisekiz tane bablarının herbirisi, sahifelere karşı münasebetleri, babların bir dörtgenlik durumunu gösterir. O ise, yirmisekiz ile çarpımı neticesi yediyüz seksendördü bildirir. Bu da satırlarla çarpılması neticesi, 21952'yi netice verir. Bunun da beytlerle çarpımıyla, 614656 eder... ilh."

 

Ve daha garib bir tarzda izahlar yaparak devam eder, gider. Biz bunlardan bir çok yerleri tercüme ederek buraya alabilirdik. Lâkin anlaşılması zor işlerdir. Anlaşılsa da, müşkil işlerden olduğu ve bir çok kimseler için faide vermeyeceği için buraya yazmaktan sarf-ı nazar eyledik.

Yukarıda bir-iki küçük numuneyi o kitaplardan vermekten maksadımız; Cifir ve Ebcedin varlığı ve kökü Hazret-i Ali'ye ve hatta Resulullah'a dayandığı ve onun umumiyeti itibariyle geniş ve derin bir iş ve bir husus olduğu hakkında kısaca malumat vermek içindir. Yoksa burada o ilmi ders vermek için değildir.

Buraya kaydettiğimiz numunenin bazı bölümleri, aynı zamanda Şeyh Ahmed El-Bûnî'nin Şems-ül Maarif-il Kübra Eseri sh: 335 ve 363'de de vardır. Hususi malumat isteyenler bu eserlere müracaat edebilirler.

Bunların dışında Şeyh Muhyiddin-i Arabi'nin eserleri, ilm-i esrar-ı huruf noktasında en geniş malumatı içine alan eserlerdir Amma bu zamanda onları anlayacak kimseler yoktur. Varsa da çok azdır.

 

Bediüzzaman ve Cifir İlmi

Cifir ve Ebced hususunda yapılan bu küçük araştırmamızın asıl sebebi, Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin eserleri olan Risale-i Nur'ların az bazılarında Cifir ve Ebced hesablarıyla yapılmış hususî ve mahrem bazı mühim istihraçların doğruluklarını ispattır. Yani, Bediüzzaman'dan önce de başta İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık ve Muhyiddin-i Arabî gibi daha birçok büyük islâm âlimlerinin de Cifir ve Ebcedle uğraşmış olduklarını me'hazlere dayanarak ispatlamaktır.

Bu durumda elbette sebebin kendisinden de bir nebze bahsetmek vâcib olmuş oluyor. Çünki Bediüzzaman Hazretleri, Cifir ve Ebcedin en hâlis ve en safi ve en pürüzsüz kısmını ele almış, en kudsî ve en şirin ve en câzibedar bir mes'elede isti'mal etmiştir. İşte o mes'ele ise, başta Kur'an'ın i'cazı olmak üzere, iman hizmeti ve Kur'an Nurları olan Nur Risalelerine ehl-i imanın nazar-ı dikkatlerini celbetme gaye ve niyetidir. Bu gaye ve niyetle Kur'an'ın âyetlerinde ve Hazret-i Ali'nin Celcelûtiye ve Ercüze Kasidelerinde ve Gavs-ı A'zam olan Şeyh-i Geylânî'nin bazı kasidelerinde, bini mütecaviz işaretler, îmalar ve remizlerle; ve bütün bunların toplamı neticesi, âdeta kuvvetli hüccet ve deliller ile Nur Risalelerinin makbuliyetini, müstakimliğini ve hak ve doğru olduklarını sarahat derecesinde bildirdiklerini bulmuş ve kaydetmiştir. Bu gaybî, amma gün yüzüne çıkmış olan işaret ve remizlere, hatta bir cihetle sarih delâletlere; ulema namı altındaki asri bazı şahıslar ilişmek istemişlerse de, lâzım gelen tokmak gibi cevablarını da almışlardır.

Risale-i Nur'da bulunan Cifir ve Ebced hesablarıyla istihraç edilmiş hâdiselerin yüzde doksan dokuz nisbetiyle geçmiş zamana ait şeylerdir. Geleceğe aid işlerden çok nâdir olarak söz edilmiştir. Bu şâz ve nâdir olan istikbali hâdiseleri kaydettiğinde de; çok kuvvetli bir işaret ve emare bulduğu vakit, fazla izah ve açıklamaya girmeden, ya sükût ile geçmiş, ya da bir iki kelimeyle geçiştirmiştir. Çünki ileriye ait işlerde -gayb perdesinde olduğu için-edep ve ihtiramın lüzumluluğunu bilmiş, öyle tavır almıştır.

Amma geçmişe aid işlerde ve vuku' bulmuş göz önündeki hâdiselerde ise; onlara dair bulduğu işaretlerde mümkün mertebe izahlıca ve makamın ve hâlin iktizalarını göz önünde bulundurarak ele almış ve isbat etmiştir.
Evet, Cifir ilmi erbabından, bilhassa Risale-i Nur'dan öğrendiğimiz kadarıyla Ebced ve Cifir ilminde sadece tarihleri bulmak, yahud birbirine muvafık rakamları keşfetmeye münhasır değildir. Bu ilimde en mühim ve en büyük meharet, belki hâs bir lûtf-u ilâhî olarak en büyük meleke ve rüsûh ise; keşfolunan mütevafık rakamların hâdiselere bir çok yönüyle muvafık geldiğinin tatbikini yapmaktır. Yani sayı münasebetleri olduğu gibi, tatbik edilen hâdisenin veya şahsın her cihetle, keşf olunmuş o istihraca muvafık olduğunu göstermektir, İşte bu ilme: "Hikmet İlmi" ya da "İlm-i Te'vil" denilir ki, çok ender zâtlarda bulunabilir.

Risale-i Nur'daki Cifir ve Ebced hâdiselerini görüp tetkik eden kimseler bilebilirler ki; Üstad Hazretleri mezkûr hikmet ve te'vil ilmine a'zamî derecede mazhardır. Çünki görülmektedir ki; gizli ve hususî olan bu ilmin anahtarlarıyla keşfetmiş olduğu istihraçları, adet ve rakam münasebetlerini birbirine tatbik etmesi yanında (makamın muktezası, hâlin icabı ve hâdisenin ona manevî muvafakati) gibi en mühim hususları da aklen ve mantıkan öyle ispat eder ki; hafî ve hususî bir ilim olduğu halde, âdeta onu aklî ve mantıkî ve aşikâr bir ilim hâline getirmiştir. Elbette bu noktalar kadirşinas ve ilim erbabı yanında çok büyük bir kemâl ve rüsûh alâmetleridir.

Arzetmeye çalıştığım hususlar için Risale-i Nur' dan bir-iki örnek vermek istiyorum, işte "Birinci Şua îşârât-ı Kur'aniye" adıyla meşhur risaleden şu:

 

Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; ta-i evvel ت, ikinci ت ise vakıf yeri olduğundan ه olmak ve شَجَرَةٍ deki tenvin ن sayılmak cihetiyle binüçyüz onbir (1311) eder ki, o tarihte Resâil-in Nur müellifi Risalet-ün Nur'un mübarek şecere-i kudsiyesi olan Kur'an'ın basamakları olan ulûm-u Arabiyeyi tedrise başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar manidar ve müteaddid tevafukat-ı Kur'aniyenin ittifakı yalnız bir emare, bir işaret değil, belki kuvvetli bir delalettir. Belki elektrik ile beraber Resâil-in Nur'a münasebet-i maneviyesiyle bir tasrihtir. Bu âyetin münasebet-i maneviyesinin letafetlerinden bir letafeti şudur ki: İhbar-ı gayb nev'inden mu'cizane hem elektriğe, hem Risâle-in Nur'a işaret ettiği gibi, ikisinin zuhurlarına ve zaman-ı zuhurlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilaf-ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.
Meselâ, زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَ لاَ غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: "Nasılki elektriğin kıymetdar metaı, ne şarktan ne de garbdan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semavat tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramağa lüzum yoktur" der. Öyle de manevî bir elektrik olan Resâil-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir. (1.Şua)

 

İşte görüldüğü gibi, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur'an'ın manevî mu'cizeliğinin işaret ve remizler cihetiyle ispatını yaptığı aynı tahlilinde, Cifir ve Ebcedin adedî değerleri hesabıyla âyetin işaretini gayet üstadâne ve mahirâne tatbik ettiği gibi; elektriğin ve Risale-i Nur'un mahiyetlerini de beraber nazara vermesi yanında, manevî münasebetlerini ve onlar Kur'an'ın o işaretlerine lâyık olduklarını; yani, manevî makam iktizasını beraberce ispatlayıp ortaya koyuyor, işte, buna "İlm-i Hikmet ve İlm-i Te'vil" denilir.

Nur âyetinin on vecihle elektriğe ve Risale-i Nur'a işaretlerinin uzun beyanlarından ve bir çok hâdiselere o âyetin cümle ve kelimelerinin mutabakatlarından sadece bir bölümünü aldığımız bu tahlil ve makam iktizası ve münasebetlerin beraberce yapılan bu tatbikte, elbette anlamak şartıyla, büyük bir hikmet ve te'vil ilmine mazhariyetin işaretleri görülmektedir.

Başka bir örnek:
وَيُحِقُّ اللّهُ اْلحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ şu âyet-i meşhurenin küllî manasının bu zamanda zâhir bir mâsadakı Risalet-ün Nur olduğu gibi, Lâfzullahtaki şeddeli "lâm" bir "lâm" ve بِكَلِمَاتِهِ deki melfuz "ya" sayılmak şartıyla dokuzyüz doksansekiz (998) adediyle Risalet-ün Nur'un dokuzyüz doksansekiz adedine tam tamına tevafukla, münasebet-i maneviyeye binaen remzen ona bakar. Ve bu remzi latifleştiren ve kuvvet veren münasebetlerin birisi şudur ki: Risalet-ün Nur'un eczaları Sözler namıyla iştihar etmişler. Sözler ise Arabca "kelimat"tır. Ve o kelimat ile Kur'anın hakaikını o derece mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat olduğunu isbat etmiş ki, bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor. (1.Şua)

Başka bir örnek: Ayetlerin Cifir ve Ebced hesabıyla istihracı yapılmış bir hususu arzetmek değil, belki ilm-i hikmet ve ilm-i te'vil noktasından o gibi istihraçların hâdiseye veya zamana veya bazı şahıslara tatbikini yapan ilimden bahistir. Onun için onu buraya bir güzel numune olmak üzere kaydediyoruz:

İkinci bir ihtar: Tevafukla işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye istinad etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir liyakatı bulunsa, o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususî bir surette dâhil olduğuna ya remz, ya işaret, ya delalet hükmünde onu gösterir. İşte gelecek âyât-ı Kur'aniyenin Risâle-i Nur'a işaretleri ve tevafukları ekseriyet ile kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler. Evet bu gelecek âyât-ı meşhure müttefikan onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar ve Kur'an ve îman hesabına bir hakikata işaret ediyorlar. Ve medar-ı teselli bir "Nur"dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet fitnesinden gelen şübehatı izale edecek, Kur'anî bir bürhanı müjde veriyorlar.
Ve o işaretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri bihakkın görecek, Risâle-i Nur gibi bir tefsir-i Kur'anî olacak. Halbuki Risâle-i Nur bu mezkûr noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasıyla delalet eder ki; o âyetler bilhassa Risâle-i Nur'a bakıp ona işaret ediyorlar.(1.Şua)

 

İşte bu örneklerde görüldüğü üzere Hazret-i Üstad Bediüzzaman çok hârika ve hakimane ve üstadâne bir te'vil ile âyetlerin gösterdiği Ebcedî rakamları tatbik ederek te'yid etmiştir. Zira bir üstteki âyet-i kerimenin Türkçe kısaca meali: "Allah-u Teâlâ kendi kelimâtıyla hakkı gerçekleştirmektedir." diyor. Bu ise, filhakika ve gayet aşikâr bir tarzda Risale-i Nur Kur'an namına, amma ona dayanarak hak olan iman ve islâmın rükün ve esaslarını dünya ilim meydanında hakkaniyet ve gerçekliğini ispat ve izhar etmektedir. Öyle ise, Cifrî hesabla, rakamlar birbirine muvafık geldikleri gibi, manevî münasebetleri de vardır ve meydandadır. Nitekim az üstte bu münasebet ve muvafakatin izahı da gayet güzel bir şekilde yapıldı.

Buna göre, arzettiğimiz gibi, bazan Ebced hesabıyla Kur'an'dan bazı âyetlerin rakam hesabları, bir kısım hâdiselerin tarihlerine tevafuk edebilir. Amma eğer o tevafukla beraber manevî münasebeti de olmazsa, mânâsız kalır ve kuru ve câmid bulunur.

Nasılki bir zamanlar bir emekli general, Türkiye Diyanet Başkan Vekilliğini yapmakta olduğu bir sırada
وَ مَااَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ âyetinden Cifır ve Ebced hesabıyla bir sayıyı, hiçbir manevî münasebeti ve muktezası olmayan, hatta Kur'an'ın ve dinin münkiri ve muharribi bir adamın ve komitesinin habisâne icraat tarihine tatbike çalışmıştır. Elbette ki o tatbik Kur'an'la bir istihza hükmünde olduğu için, hiç bir kıymeti olmadığı gibi, cem'-i zıddeyn, yani iki zıddın kaynaştırılmasına çabalayan eblehâne bir hareket olarak görüldü.

Birinci Bölüm:

Cifir ve Ebced ilminin Üstad Bediüzzaman Hazretleri tarafından nasıl telâkki edildiğini gösteren mezkûr Nur Risalelerinden bazı parçalar şöyledir:
Birinci Şua, İşârât-ı Kur'aniye Risalesi'nden: Beşinci Nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört-beş tanesini nümune için beyan edeceğiz:
Birincisi: Bir zaman Benî-İsrail âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberî'de sûrelerin başlarındaki
آلم .. كهيعص gibi mukattaat-ı hurufiyeyi işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: "Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Onlara mukabil dedi: "Az değil." Sair sûrelerin başlarındaki mukattaatı okudu ve ferman etti: "Daha var." Onlar sustular.

İkincisi: Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın en meşhur Kaside-i Celcelutiyesi, baştan nihayete kadar bir nevi hesab-ı ebcedî ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.

Üçüncüsü: Cafer-i Sadık Radıyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arabî (R.A.) gibi esrar-ı gaybiye ile uğraşan zâtlar ve esrar-ı huruf ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler.

Dördüncüsü: Yüksek edibler bu hesabı, edebî bir kanun-u letafet kabul edip, eski zamandan beri onu istimal etmişler. Hattâ letafetin hatırı için, iradî ve sun'î ve taklidî olmamak lâzım gelirken, sun'î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.

Beşincisi: Ulûm-u riyaziye ulemasının münasebet-i adediye içinde en latif düsturları ve avamca hârika görünen kanunları, bu hesab-ı tevafukînin cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada Fâtır-ı Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi bir düstur-u nizam ve bir kanun-u vahdet ve insicam ve bir medar-ı tenasüb ve ittifak ve bir namus-u hüsün ve ittisak yapmış. Meselâ; nasılki iki elin
(1)
ve iki ayağın parmakları, a'sabları, kemikleri, hattâ hüceyratları, mesamatları hesabca birbirine tevafuk ederler. Öyle de; bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiği gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk ve istikbal baharları dahi mazi baharlarına ihtiyar ve irade-i İlahiyeyi gösteren sırlı ve az farkla muvafakatları, Sâni'-i Hakîm-i Zülcemal'in vahdetini gösteren kuvvetli bir şahid-i vahdaniyettir.
İşte madem bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstur-u riyazî ve bir namus-u fıtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba-ı ulûm ve maden-i esrar ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekviniyesi ve edebiyatın mu'cize-i kübrası ve lisan-ül gayb olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, o kanun-u tevafukîyi işaratında istihdam, istimal etmesi i'cazının muktezasıdır. 1.Şua

İşte görüldüğü üzere, Cifir ve Ebced ilmi, Üstad Bediüzzaman tarafından ifade edilen telâkki tarzında çok büyük ve mühim hususlar vardır. Yani, bu hesab ve kitap ve tevafukî rakamlar kâinatın nizam ve intizamında da cereyan ediyorlar. Öyle ise, kâinatı tefsir eden Kur'an, elbette Cifır ve Ebcedi ve hurufatın esrarını dahi kendi ilmi içerisinde saklaması ve ona müraat etmesi, i'cazının lâzımı olan bir keyfiyettir. Nitekim bunda istihraç ve tevafukların varlıkları da bunu gösteriyor. Bunlarla beraber görüldüğü veçhile, Bediüzzaman Hazretleri daha çok yüce ve âlî makamdan konuşuyor. O makamı bilmeyen ve varlığını hissetmiyen zahirperestler, Hazret-i Üstad'in ne dediğini anlamaz, idrak edemezler. Öyle ise, bu noktada Hazret-i Üstad'a karşı vaki' olmuş olan itirazların beyhude, boş ve mânâsız olmaları yanında, o muterizlerin اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ kaidesiyle itirazları bir derece medar-ı özür olan cehaletleridir.

Yine tevafuk cihetiyle, yani birbirine uygun gelme durumuyla Cifır ve Ebced'in Üstad tarafından başka tarz bir tarifi:

Her şeyde, -ne kadar cüz'î olsa da- bir kasd ve iradenin cilvesi bulunmasıdır. (Tesadüf hakikî olarak bulunmamasıdır.) Evet, kesretin en dağınık ve en ziyade tesadüfe verilen, kelimattaki hurufatın vaziyetleridir. Hususan kitabette madem hiç münasebeti olmayan ve ihtiyar-ı beşer karışmayan hurufatın vaziyetlerinde bir tenasüb, bir nizam bulunuyor; elbette bir irade-i gaybî tahtında vaziyetler veriliyor. Hiçbir şey, daire-i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, daire-i irade ve meşîetten dahi hariç değildir ki, böyle cüz'i ve dağınık şeylerde dahi bir tenasüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde irade-i âmme cilvesinden inayet-i hâssa suretinde Risalet-ün-Nura bir imtiyaz nev'inden hususî bir teveccüh görülmüş. (Sikke-i Tasdik)

Yine aynı bu mânadan olarak, başka bir parçadan:

Tevafukla işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye istinad etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir liyakatı bulunsa, o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususî bir surette dâhil olduğuna ya remz, ya işaret, ya delalet hükmünde onu gösterir. (Sikke-i Tasdik)

Başka bir parçadan:

Mâlumdur ki: İlm-i belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli mânalara delâlet etmek için karine tâbir ettikleri emârelerden ve münâsebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mâna ve gizli ve işârî olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarîh ve zâhir mânası gibi kabul edilir. İşte bu kaideye binaen, bu işârî mânaların herbirisine müteaddid karineler, emâreler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur'un mecmuundan haber veren sarîh fıkralar dahi herbirisine kuvvetli bir karinedir. (Sikke-i Tasdik)

Yine aynı mânanın devamı mahiyetinde bir başka yerden: Malûmdur ki tevafuk, İlm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise, delâlet denilmez; fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihet ile aynı mes'eleye tevafuk gelse, îmadan remiz derecesine çıkar. Eğer iki-üç cihetle aynı mes'eleye gelse işaret olur. Eğer meâni-i elfaz işârât-ı harfiyeye münasib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o mânaya mutabık ve muvafık olsa, o işaret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı-yedi vecihle tevafukla beraber, mâna-yı kelimat işaret-i harfiyeye muvafık gelse ve mukteza-yı hâle de mutabık olsa, o delâlet o vakit sarahat derecesine çıkar. (Sikke-i Tasdik)

Ma'lumdur; 1942'lerde, İstanbul'da bulunan şarklı bir şeyh, tasavvuf ve tarikat mesleğinin zıddına tutum içerisine girerek, Bediüzzaman Hazretlerinin Cifir ve Ebced' in kaide ve anahtarıyla, Kur'an'dan otuzüç âyetin Risale-i Nur'a işaretlerine itiraz etti. Bu zât, Üstad Bediüzzaman'in hemşehrisi olduğu ve onu çok iyi tanıdığı halde, Üstad Bediüzzaman' ı dehşetli şekilde gıybet etmeye başladı. Hazret-i Üstad bu şeyhe ilmî ve hakikatli ve mantıkî cevablar verdi. Bu hâdiseden bir sene sonra da, Denizli hâdisesi işinde ehl-i vukuf olarak teşkil edilen Ankara'daki ve bir kısmı Diyanet Dairesine mensub bazı âlimler de, Risale-i Nur'un benzeri istihraclarına bir derece iliştiler. Hazret-i Üstad bunlara da cevab verdi, işte bu cevablardan bir iki paragraf alıyoruz:

Ben, senin içtihadında hatâ var diyenlere ve isbat edenlere teşekkür edip ruh u canla minnetdarım. Fakat, şimdiye kadar o içtihadımı tamamiyle kanaatla tam tasdik edenler, binler ehl-i îman ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtaç olduğum bir hengâmda sırf ehl-i îmanın îmanını Risale-i Nur ile muhafaza niyet-i hâlisasiyle ve Necmeddin-i Kübrâ, Muhyiddin-i Arab gibi binler ehl-i işârât gibi cifrî ve riyazî hesabiyle beyan edilen bir müjde-i işariye-i Kur'aniyeyi kendine gelen bir kanaat-ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartiyle beyan ettiğim ve o içtihadımda en muannid dinsizlere de isbat etmeğe hazırım, dediğim halde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheble fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar?!
..................................
Hem bütün hayatımda delilsiz dâvaları zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusus, Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyandan aldığım bir kuvvetle Avrupa feylesoflarına Risale-i Nur meydan okur. Risale-i Nur bu zamanda medar-ı nazar bir hâdise-i Kur'aniye olduğundan, bir iki işaret değil, belki benimle beraber Risale-i Nur şâkirdleri tarafından istihraç edilen beş risalede yazılan işaretler, bir cihette bine yaklaşıyor.
(2) Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarahata yakın bir delâlet oluyor. Vahdet-i mes'ele cihetiyle o işaretler birbirine kuvvet verir. Bâzı işârâtı zaif görmekle onu inkâr etmek, insafa, hakperestliğe muvafık olamaz. İnkâr eden mâzur olamaz. Hususan, lüzumsuz ve zararlı ve müfritane bir gıybet olsa, bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakikatı ağlattıracak bir hâdise-i elîmedir. (Sikke-i Tasdik)

Gayet acib bir işaret: Adı geçen şeyhin, Üstad Bediüzzaman'ı çok yersiz ve haksız ve yanlış olarak gıybet ettiği günlerde, o büyük gıybet hâdisesine ve hatta gıybet eden şeyhin ismine işaret bulunduğu da, âyetin kelimesinde mevcudiyetine dair Kur'an'ın mu'cizâne işareti görüldü ve kat'iyyen anlaşıldı ki; Bediüzzaman'a haksız surette sataşan ve itiraz eden perişan olur. Hem ilmen ve dînen ona karşı gelinmez, onunla başa çıkılmaz diye anlaşıldı. işte o mektubdan bir-iki bölümünü alıyoruz:

Kur'an'ın bir tek âyetinin bir tek işareti ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'caziyeyi tevafuk suretiyle gösterdiğini manevî bir ihtar ile gördüm.
اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا Bu âyet-i kerimenin makam-ı cifrîsi -şedde ve tenvin sayılmazsa- bin üçyüz ellibir (1351), مَيْتًا 'in aslı مَيِّتًا
olmasından, bin üçyüz altmışbir ederek bu tarihte umûr-u azîmeden bir dehşetli gıybeti, şu âyetin mânâ-yı işârî külliyetinde dahil ediyor. Ve umûr-u azîmeden böyle acib bir gıybet, aynı tarihte, aynı senede vukua geldi.
...........................................
Üçüncü Emare: O muhterem ihtiyar zâtı unutmak, belki şahsıma karşı tezyifatını ihtiyarlığına ve çok cihetlerle mabeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeğe karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur'ana havale edip bıraktığım hengâmda, birden ihtiyarım haricinde beş vecihle zemmi zemmeden, mu'cizane gıybetten altı cihetle zecreden
اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا âyeti, karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Mânen bana "bak" dedi. Ben de baktım, birden tesbihat içinde gördüm ki; bin üçyüz ellibirden, tâ bin üçyüz altmışbir tarihini gösterdi. Halimize baktım. Perde altında ellibirden tâ altmışbire kadar, Risale-i Nur meded beklediği İstanbul âfâkında bir nevi taarruz bulunmuş ve altmış birde birden patlamasıdır.(Sikke-i Tasdik)

Ayetteki Ebcedî hesabla gösterilen tarih, Hicrî tarihidir. 1361, 1942 karşılığıdır. Denizli ehl-i vukuf âlimlerinin itirazlarına da aşağı yukarı aynı mahiyette cevablar verdi. Tekrara lüzum olmadığı için, o cevabları kaydetmekten sarf-ı nazar edildi.

Cifir ve Ebcedin bir anahtar ve bir vesile olup Kur'an'ın esrarının keşif ve istihracına hizmet ettiğini ve bu durumuyla Hazret-i Üstad'ın bu ilim hakkında kat'î kanaat sahibi olduğunu gösteren bir beyanı:

Seyranî'dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nur'a müştak ve dirayetli bir talebemdi. Esrâr-ı Kur'aniyenin bir anahtarı ve ilm-i cifrin mühim bir miftahı olan tevâfukata dair Isparta'daki talebelerin fikirlerini istimzaç ettim. Ondan başkaları, kemal-i şevk ile iştirak ettiler. O zat başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirak etmemekle beraber, beni de kat'î bildiğim hakikattan vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektub yazdı. Eyvah dedim, bu talebemi kaybettim! Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib bir halvethânede (yâni hapiste) bekledi.

 

(1) Hz. Üstadın şu hükmü, bir hadîs-i şerifin meal ve işaretlerine dayanır ki, o hadîs üst taraflarda mehazleriyle beraber kaydedilmiştir. (A.Badıllı)
(2) 1942'lerde yazılmış olan bu mektubdan sonra, daha bir çok işaretler keşfedilerek kaydedildi. Şimdi elde mevcud bütün Nur Risalelerinin mecmuunda, bu işaretler bini geçmiştir. (A.B)

 

İkinci Kısım

Ebced ve Cifir ilminin Üstad Bediüzzaman tarafından tatbik edildiği sahalar...

Üst taraflarda bir kaç defa temas ettiğimiz ve bazı numunelerini kaydettiğimiz gibi, Cifir ve Ebced'in sahası geniştir. Dal ve budakları çoktur. İmam-ı Ali (R.A.) ve Ca'fer-i Sâdık'tan nakledilmiş, onun usûl ve kaidelerinde daha başka işler ve çeşitli hususlar da vardır. Amma Hazret-i Üstad Cifir ve Ebced ilmi şümulünde olan iki mühim hususu ve bunlardan da, daha çok birisini almıştır ki, o da tevafuktur, ikinci husus ise; Cifir ve Ebcedin içinden sadece harflerin değerleri hesabıyla Kur'an'dan ve hadîs-i şeriflerin ve nihayet Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylânî'nin kasidelerinden bazı gaybî olan işarî ve remzî hususları istihraç etmesidir.

Bunların tatbik sahaları ise; evvelâ ve en başta Kur'an'ın i'caz ve mu'cizeliğini o sahada da izhar ve ispat etme ameliyesinde olmuştur, ikinci derecede de; Risale-i Nur'un makbuliyetini ve hizmetinin büyüklüğünü gösteren gaybî işaretleri, yine mezkûr menba'lardan keşfedip çıkarması olmuştur. Risale-i Nur'un makbuliyetini, müstakimliğini ve muhkem ve sağlamlığını gaybî işaretlerden bulup çıkarmasındaki yegâne niyet ve gayesi ise; Nur'un bir çok yerlerinde ispatlı ve delilli olarak dava ettiği vecihle şundan ibarettir. Ehl-i imanın istifadesi, imanlarının Risale-i Nur'la kuvvetlenmesi, şüphe ve vesveselerden kurtulmasıdır.

Bunun dışında Hazret-i Üstad'ın hiçbir gaye ve hedefi yoktur ve olmamıştır. Zira onun hayatı, vaziyeti ve hâli, gün gibi aşikâr meydandadır.
İşte, biz de bu kısmı iki noktada toparlayıp bariz numunelerini Nur Risalelerinden arzetmeye çalışacağız.

 

Birinci Nokta

Ebced ve Cifirr şümulünde bulunan tevafukun keyfiyetiyle ve ayrıca da harflerin Ebcedî değerleriyle keşfedilen sırları vasıtasıyla Kur'an'ın i'cazını nasıl gösterip hizmet ettiğini gösteren Bediüzzaman'ın tahkikatından bazı numunelerdir.

1- Kur'an'ın bütün sahifeleri yan yana dizildiğini farzetsek; yani, ber-kenar ta'bir edilen ve sahifelerin sonunda âyetlerin tamamlandığı mushafların mevcud sahifeleri yan yana gelmiş kabul etsek ki; meselâ, Kur'an altıyüz sahife ise, herbir sahifenin eni onbeş santim olsa, doksan metreye yakın bir mesafe tutar, işte bütün Kur'an'da "Kur'an" kelimeleri altmışdokuz adet olup, eğer Kur'an'ın bütün sahifeleri bir tek sahife kabul edilse, İsra' ve. Kamer Sureleri merkez olmak üzere altı silsile hâlinde birbirine çok açık şekilde bakmakta olduklarının keşfedilmesidir. Şimdi bu mevzuda sözü Hazret-i Üstad'a bırakıyoruz:

Kur'an'daki Kur'an kelimesinde pek çok sırlarından bir sırrı şudur: Latif bir tevâfuktur ki: Kur'an'daki Kur'an tevâfukâtı, mu'cize-i Mi'raca işaret eden sûre-i İsra'da ve Şakk-ı Kamer'i beyan eden sûre-i Kamer'de o silsile-i tevâfukâtın altısından dört silsilesinin esaslarını buldum. Resûl-i Ekrem Aleyhissalat-ü Vesselam'ın en büyük mu'cizesi "Kur'an ve Mi'rac ve Şakk-ı Kamer" olduğundan, Mi'rac Şakk-ı Kamer ortasında sırr-ı cilve-i i'câzı, lafz-ı Kur'an ile bana ihsas etti. O üç mu'cize-i azime birbirine merbut olduğunu bir hatıra verdi. Kur'an'da altmışdokuz Kur'an kelimesi gördük. Altmışyedi tam ve manidar tevâfukdadır. İkisi sûre-i El Kıyamet'de, iki Kur'an lafzı kıraat manasında olduğundan tevâfuka girmemişler. (Rumuzat-ı Semaniye

Hazret-i Üstad bu bahsin devamında, Kur'an'da "Kur'an" lâfzının bulunduğu sahifelerin numaralarını vererek davasını ispat ediyor.

 

"Kur'an" kelimesinden sonra "Resul" lâfzının tevafuku hakkında da, "Kur'an" lâfzı gibi, yine bütün Kur'an sahifeleri bir tek sahife hâlinde nazara alınmak şartıyla acib bir sırrın tezahürünü şöyle ifade ediyor:
Kur'an-ı Hakim'de lafz-ı Resûl'ün zikir ve tekrarındaki esrarın bir-ikisine işaret eder. Şöyle ki: Nasıl ki Kur'an'da lafz-ı Kur'an sûre-i İsra ile sûre-i Kamer'den başlayan sisile-i tevâfuk, Birinci Nükte'de beyan edildiği vecihle bir lem'a-ı i'câziyeyi gösteriyor. Öyle de lafz-ı Resûl, sûre-i Muhammed ve sûre-i Fetih'de
مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ
den başlayan o kelime ile bize ihtar edilen altı silsile-i tevâfuk çok manidar bir sûrette bir sahife-i vahide hükmünde olan mecmu' Kur'an'da o altı silsile uzanmış birbirine bakıyor.

Nasıl ki âyât-ı Kur'aniyedeki hakaikin hakiki tefsîrleri olan Risaletü'n-Nur eczaları içinde Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi, lafz-ı Resûl-i Ekrem yüzer defa tekrar edildiği hâlde pek nadir istisna ile gayet parlak bir tevâfuku göstermekle menba'-ı mu'cizat olan Zat-ı Risaletin bir unvanı olan Resûl-i Ekrem (A.S.M.) kelimesi dahi o Zati Nuranî'den istifade edip mu'cizane bir keramete mazhar olmuştur.

Öyle de, Resûl-i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam'ın ferman ve bürhan-ı Risaleti olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'da Lafz-ı Resûl tekrarının ve o lafzı tekrar eden âyetlerde mu'cizane suri ve manevi tevâfukât var. Lafız birbirine baktığı gibi âyetler manaca birbirine o kadar kuvvetle isbat eder, tekmil eder; dikkat eden katiyyen anlar ki; tesadüf işi olmadığı gibi fikr-i beşerin düşünüşü de olamaz. (Rumuzat-ı Semaniye)

 

dedikten sonra, Kur'an'da mevcud "Resul" kelimesinin yüz altmış adedinin sekiz tane silsileler halinde birbirlerine baktığını ve tevafuk ettiğini gösteriyor. Yalnız "Kur'an" lâfzında olduğu gibi, "Resul" kelimesinin de nâdir bazıları silsile hârici kaldığını, o ise bu sekiz silsilenin merkezleri olan Muhammed Suresiyle Fetih Sûresine hasredildiğinden, silsile hârici kalanların başka bir sırrı olabileceğini kaydetmiştir.

Tevafukun başka bir çeşidi


Kur'an'da "Lâfza-i Celâl" ile umum Kur'an âyetleri ve sûreleri i'tibariyle âyetlerinin birbirlerine bakar bir durumları olduğunu Hazret-i Üstad, yine bu tevafukun dürbünüyle keşfetmiş. Rumuzat-ı Semaniye'de bu mevzuu şöyle yazmıştır.

Lafzullâh mecmu' Kur'an'da 2806 defa zikredilmiştir. Bismillâh'dakilerle beraber lafz-ı Rahman 159 defa, Lafz-ı Rahim 220, Lafz-ı Gafur 61, lafz-ı Rab 846, Lafz-ı Hakim 86, Lafz-ı Alim 126, Lafz-ı Kadir 31, لاَاِله اِلاَّهُوَ deki هُوَ 26 defa zikredilmiştir.
Lafzullâh adedinde çok esrar ve nükteler var. Ezcümle: Lafzullâh ve Rab'dan sonra en ziyade zikredilen Rahman, Rahim ve Gafur ve Hakim ile beraber Lafzullâh, Kur'an âyetlerinin nısfıdır. Hem Lafzullâh ve Allah lafzı yerinde zikredilen lafz-ı Rab ile beraber, yine nısfıdır. Çendan Rab lafzı 846 defa zikredilmişdir. Fakat dikkat edilse; beşyüz küsürü Allah lafzı yerinde zikredilmiş, ikiyüz küsürü öyle değildir. Hem Allah, Rahman, Rahim, Alim ve
لاَاِله اِلاَّهُوَ deki هُوَ adediyle beraber, yine nısfıdır. Fark yalnız dörttür, هُوَ yerinde "Kadir" ile beraber, yine mecmu' âyâtın nısfıdır.(1) Fark dokuzdur.(Rumuzat-ı Semaniye)

Sûreler itibariyle Kur'an âyetlerinin tevafuku

 

 

Sûreler itibariyledir. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasd ve bir irâdeyi gösterir bir tarzda tevâfukâtı vardır.
sûre-i Bakara'da, âyâtın adediyle Lafz-ı Celâlin adedi birdir. Fark dörttür ki:
Allah lafzı yerinde dört Hüve lafzı var. Mesela:
لاَاِله اِلاَّهُوَ deki هُوَ
gibi onunla muvafakat tamam olur. Al-i İmran'da, yine âyâtiyle lafz-ı Celâl tevâfuktadır, müsavidirler. Yalnız lafz-ı Celâl 209 dur; âyet 200 dür, fark dokuzdur. Böyle mezâyât-ı kelamiyede ve belâgat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez. Takribi tevâfukât kafidir. sûre-i Nisa, Maide, Enâm üçünün mecmu' âyetleri, mecmuundaki lafz-ı Celâlin adedine tevâfuktadır. âyetlerin adedi 464, lafz-ı Celâlin adedi 461, Bismillâh'daki Lafzullâh ile beraber tam tevâfuktadır.

Hem mesela: Baştaki beş sûrenin lafz-ı Celâl adedi; sûre-i A'raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Hud'daki Lafz-ı Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu ahirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır. Sonra gelen sûre-i Yusuf, Ra'd, İbrahim, Hicr, Nahl sûrelerindeki lafz-ı Celâl adedi, o nısfın nısfıdır. Sonra sûre-i İsra, Kehf, Meryem, Taha, Enbiya, Hac. o nısfın nısfının nısfıdır.
Ve her sonra gelen sûrelerin beşer adetlerinde Lâfz-ı Celâl'in adedi, bir evvelki beşlerin yarısına indiğini acib bir sırr-ı tevafuk tarzında kaydetmiştir. (Rumuzat-ı Semaniye)

Tevafuk Nedir?


Tevafuk mefhumunun izahını Hazret-i Üstad Bediüzzaman bazı yerlerde izah ettiği gibi, onu çok mühim görmüş. Tevafukun envaını da Nur Risalelerinde yer yer kaydetmiştir. Kur'an-ı Hakîm'de bir çok garib ve i'cazlı tevafuklar olduğu gibi, Nur Risalelerinin yazılış tarzlarında da bazı hârika tevafuklar görülmüştür. Hatta Nur hizmetiyle alakadar hâdiselerin tevafuklannı da bazan kaydetmiştir. Şimdi tevafuk mânasının ne demek olduğu hakkında Hazret-i Üstad'in çok güzel ve şirin bir ta'rifi şöyledir:

 

İşarat-ül İ'caz tefsîrinde tevâfuk sûretinde latif bir işaret-i i'câziyeyi gördük. O işaratı beyandan evvel bir Mukaddeme:
Kudsi bir şeyin zarfı ve kılıfı arızi bir kudsiyet aldığına binaen ve tevâfukta bir işaret-i kudsiye gördüğümüzden tevâfuk nazarımızda bir kudsiyet kesbetmiştir. Hem tevâfuk, alamet-i tevfîk olduğu için nazarımızda mübarek olmuştur. Hem tevâfuk ittifaka işaret, ittifak ise ittihada emare, ittihad ise vahdete alamet, vahdet ise tevhide delalet, tevhid ise Kur'an'm dört esasından en mühim bir esası olduğundan tevâfuk nazarımızda yüksek bir meziyet almıştır. Hem tevâfuk şevki tezyid ve kelamı tezyin ettiğinden nazarımızda güzelleşmiştir. (Rumuzat-ı Semaniye)

 

Kur'an harflerinin sûreler itibariyle sayıları arasındaki tevafuk sırları:


Bu bahsin, yani harfler tevafukunun izahının yapıldığı risalenin o kısmının baş tarafında Üstad Hazretleri şöyle bir tenbih koymuştur:

Böyle galebe-i zan kafi olduğu makâmât-ı hitabiyede ve mezayayı bedi'iyede ve letaif-i belâgatta ve münasebat-ı tevâfukiyede ve büyük adedlerde küsuratın ve küçük adedlerin farkları bir sebeb-i fark teşkil etmediğinden küsuratın farklarına, fark nazarı ile bakmadık ve bakılmaz. (Rumuzat-ı Semaniye)

Sonra mevzuya Hazret-i Üstad şöyle girmiş:

Lafzullâh'ın içindeki hûrûfâtı ile ve yemin için Lafzullâh'ın başında bulunan ت ، ب ، و harfleri Kur'an'ın bir tefsîri olan İşarat-ül İ'caz'da harikulade bir sırr-ı tevâfuku göstermeleri bu hûrûfâtın Kur'an'ın içinde mu'cizane vaziyetleri den neş'et ettiğini gördük. Adedlerinin küsuratı başka bir münasebet gösterdiğinden şimdilik ondan kat'-ı nazar ile yalnız külli adedlerindeki münasebat-ı tevâfukiyeyi işaret edeceğiz.
Şöyle ki: Lafzullâh'ın en mühim harfi olan baştaki Elif umum Kur'an'da çok sırlara medar olarak kırkbin gelmesi ve yine Lafzullâh'ın Elifinden sonra Lam-elif yani
لا meşhur bir aded olan ondokuzbin gelip Lafzullâh'ın ahiri olan ه yine aynen ondokuzbin olarak ikisinin muvafık gelmesi, hem yalnız ل hesab-ı ebcedle otuz olduğuna göre ona muvafık olarak Kur'an'da otuzbin gelmesi, و bir hesabca (2) yirmiüçbin diğer bir cihetde yirmibindir. Hem ب 'nın, hem م 'in, hem لا 'nın ondokuzbin (19000) adedlerine ve Kur'an'daki yekünlerine muvafık gelmesi ve Lafzullâh'ın başındaki Elif Lam-ı tarif yani ال yetmişbin olup Kur'an kelimatının mecmu' adedi olan yetmişbine muvafık gelmesi , hem ب ve ت iki kardeş gibi bir derece fark ile ب onbirbin, ت onbine muvafık gelmesi ve ahir huruf-u heca'dan olan ve nidada İsmullah'ın evvelinde bulunan يا yirmibindokuzyüz, bir cihette ondokuzbin küsür olmakla; hem ل 'nın, hem ه 'nın, hem و 'in adedlerine ve Kur'an'daki ondokuzbinlik yekünlerine muvafık gelmesi ve Lafzullâh'ın mecmu' Kur'an'da ikibin (3) ve ل 'sı ondokuzbin ve ه 'sı yine ondokuzbin; mecmu' kırkbin olup başındaki Elifin kırkbin adedine muvafık gelmesi ve hem Lafzullâh'ın hûrûfâtından başka harflerin Kur'an'da adedleri çok latif münasebat-ı tevâfukiyeyi göstermeleri; ezcümle ebced hesabiyle ج üç ve Kur'an'da üçbin olarak makamına muvafık gelmesi, ح hecada ج 'in kardeşi olduğundan ج gibi yine üçbin ve د ebcedde ج 'in arkadaşı olduğundan yine üçbin olup üçü birbirine muvafık gelmesi, hem ebced hesabiyle yüksek makamda bulunan ض,غ,خ,ذ,ث hem ص her biri Kur'an'da ikişer bin gelip birbirine muvafık gelmesi ve ص 'ın güzel ve hafif bir şekli olan س üç dişine münasebeddar üçbinüçyüzotuz olup latif sırları ima eder bir sûrette gelmesi .. (Rumuzat-ı Semaniye)

 

Ve daha bu numuneler gibi, bütün harflerin ayrı ayrı adetlerinin tevafuk hesabları genişçe yapılmaktadır. Biz sadece bu bir iki numuneyi göstermekle iktifa etmek istiyoruz. Geniş tafsilat isteyenler, Rumuzat-ı Semaniye'nin Sekiz Küçük Risalelerine müracaat edebilirler.

---------------------------------------------
(1)
Kur'an âyetlerini 6666 olarak kabul eden mesleğe göre bu hesab yapılmıştır... (A.B.)
(2)
Hazret-i İbn-i Abbas'ın Tenvir-ül Mikyas Tefsiriyle, Firûz Âbadî'nin Tefsiri ve bir de Hazret-i Üstad'ın kendi bulduğu rakamlar arasındaki farklardır. (A.B.)
(3) Lâfza-i Celâl'in küsuratı olan 806'yı burada, büyük yekûn olduğu için nazara almamıştır. (A.B.)

 

İkinci Nokta

Kur'an'ın kısa sûrelerinin gerek harflerinin adedi itibariyle, gerekse Ebcedî ve Cifrî hesablarıyla; Kur'an ve islâmiyet hesabına büyük ve mühim hâdiselere nasıl baktıklarına ve bu noktadan Kur'an'ın bir cilve-i i'cazının nasıl tezahür ettiğini gösteren bazı numuneleri yine Rumuzat-ı Semaniye eserinden göstermeye çalışacağız.

Birinci Nümûne:

«Kadir Sûresi olan اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فىِ لَيْلَةِالْقَدْر in içinde üç defa "Leylet-ül Kadr" kelimesi tekrarlanmış. O ise, sakin elif hâriç, üç kere tekrarının harfleri yirmiyedi edip; Ramazan'in yirmiyedinci gecesindeki Leyle-i Kadr'e tevafuku sırrıyla işaret eder.» (Rumuzat-ı Semaniye )

İkinci Nümûne:

Sûre-i Kadr yüzondört harfiyle yüzondört sûrelerin adedine bir fark ile tevâfuku manidardır. Güya benden başka yüzondört sûre ile bir de küçük bir Kur'an olan Fatiha geleceğine bir imadır. (Rumuzat-ı Semaniye

Üçüncü Nümûne:

 

ك on defa tekrariyle makam-ı ebcedi noktasında ikiyüz olmakla, Fütuhat-ı Kur'aniyenin en müterakki tarihi olan 200 tarihine ve Fütuhat-ı Kur'aniyenin durmasıyla tedafu vaziyetine girmesi zamanı olan binikiyüz tarihine işaret etmesi bu esrarlı sûrenin şe'nindendir. (Rumuzat-ı Semaniye )

 

Dördüncü Nümûne:

Sûre-i Alak'ın, "şedde" ve "medde" ve "tenvin" ile hûrûfâtı 328 dir. Madem Kur'an Allam-ül Guyubun kelamıdır. Ve madem وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاّ فىِ كِتَابٍ مُبِينٍ işaretiyle Kitab-ı Mübin'in bir nüshası olan Kur'an'da hadisat-ı aleme işaret vardır.Hem madem en evvel nazil olan şu sûre mecmu' Kur'an'ın bir nev'i fıhristesidir. Hem madem Kur'an'ın intişarına ve fütuhatına ve Kur'an'a ait hadisata dair ayet-i kesire vardır. Elbette sûre-i Alak hûrûfâtiyle dahi Kur'an ile alakadar olan mühim hadisattan haber verir. Öyle ise şu sûrenin 328 adediyle 1328 tarihine tevâfuk noktasında ve işarat-ı Kur'aniye cihetinde alem-i İslam'ın başına gelen müthiş hadisatın başlangıcı olan 1328 tarihine gayet manidar nazar-ı dikkati celbetmek için gösteriyor.(Yani Balkan Harbi gibi hâdiselere..) (Rumuzat-ı Semaniye )

 

Beşinci Nümûne:

Eğer şu sûremizde tenvin sayılmazsa hûrûfâtı 322 olur. Şu aded ile 1322 de "Hürriyet" hadiseleri gibi mühim hadisatın hazırlanması ve 324 te tezahür etmesi tarihine tevâfukuna binaen ve Kur'an ile alakadar hadisata sair âyetlerin işaretlerine istinaden denilir ki: hûrûfâtıyla aynı tarihi göstermekle nazar-ı dikkati celbeder. (Rumuzat-ı Semaniye )

Altıncı Nümûne: Yine aynı sûrenin harfleri...

Ahirde gayr-i melfuz iki Elif Tenvinleriyle beraber sayılsa 331 tarihindeki Harb-i Umuminin dehşetine nazar-ı dikkati tevâfukla kasden işaret etmek bu esrarlı sûrenin şe'nindendir. Besmele sayılmazsa 312 adediyle 312 tarihinde dahili komitelerin Hürriyet bahanesiyle Hilafet-i İslamiyeyi parçalamak gibi hadisatın tarihine tevâfukuna binaen ve Allam-ül Guyub'un en evvel bir fihriste-i Kur'aniye olan nazil ettiği şu sûrenin manidar hûrûfâtının vaziyetlerine istinaden deriz ki: O tevâfuk tesadüfi değil. Kasdi bir işarettir.
.............
Tenvini saymayan mezhebe göre 325 adediyle Kur'an ve İslam ile münasebetdar en mühim hadisat-ı Hilafet olan Hanedan-ı Osmaniyedeki hal' ve nasb ile hasıl olan Hilafet tarihine tevâfuk noktasında elbette işaret etmekten hali değildir.(Rumuzat-ı Semaniye )

Ve daha Alâk Sûresinin gösterdiği bir çok hâdiseye işaretleri o risalede yazılıdır. Uzatmamak için kısa kestim.

 

"İzâ Câe Nasrullah" Sûresinin esrarı hakkında bazı numuneler: (1)

 

Nümûne-1: Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık (R.A) ve Hazret-i Abbas (R.A)'ı ağlatan وَاسْتَغْفِرْهُ cümlesiyle işaret edilen vefat-ı Nebeviyeyi (A.S.M) şu sûrenin başından وَاسْتَغْفِرْهُ nin و 'ına kadar altmışüç huruf olarak ömr-ü Nebevinin nihayetine işaret etmekle beraber فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ ile işaret edilen en mühim üç vezaif-i Nübüvvetin hûrûfâtı yirmibir olmakla beraber o zaman yirmibir sene o vazife-i Nübüvveti ifa ettiğine ve iki sene kaldığına ima edip Sıddık (R.A)'ın ağlamasına gizli bir sebeb olmuştur. (Rumuzat-ı Semaniye )

 

Nümûne-2: Aynı Sûreden

النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا cümlesiyle binikiyüzyirmiikiye (1222) kadar galibane o fütuhat ve nusret devam edeceğine tevâfukla işaret eder. (Rumuzat-ı Semaniye )

Nümûne-3: إِذَا جَاء cümlesi; "Nasr" daki nûn-u nusret'e beşaret için dahil olarak yediyüzelliyedideki (757) feth-i İstanbul'un mukaddimesi olan Süleyman Paşa'nın muhasara-i meşhuresine sûre-i Kevserin الْكَوْثَرَ kelimesi ile işaret ettiği gibi, tevâfukla işaret eder. (Rumuzat-ı Semaniye )

Nümûne-4:

Ve إِذَا جَاء den sonra melfuz hurufun و ı ve رَأَيْتَ 'ye kadar netice-i fethe işaret olarak و ve رَأَيْتَ dahil olmakla sekizyüzelliyedideki (857) İstanbul fethine sûre-i Kevser gibi كَ الْكَوْثَرَ ile tevâfukla işaret ettiği gibi onu tasdiken ve te'yiden birbirine şahid olarak muttefıkan gösteriyorlar. (Rumuzat-ı Semaniye )

Nümûne-5:

Şu sûre nasıl ki: Besmele ile إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ sekiz kelimatıyla ve نَصْرُ اللَّهِ kelimesinin sekiz hurufuyla ve نَصْرُ اللَّهِ daki ر 'nın sekiz tekrarıyla ve نَصْرُ اللَّهِ Maki ل 'ın yine sekiz tekrarıyla şu sûrenin sarahatiyle bir beşaret verdiği Feth-i Mekke'deki Nusret-i İlahiyenin tarihi olan sekizinci sene-i hicriyesine tevâfuk sırrıyla beşaretvari işaret ediyor. (Rumuzat-ı Semaniye )

1): Eserden kısa kısa bölümler verildiği için, parantezlerin içerisinde bazı şerhlerin verilmesine mecbur oldum. Parantezler arasında olan ibareler, risaleden değildir. Özür dilerim. (A.Badıllı)(*)

 

Kevser Sûresi'nin bazı sırları

 

Örnek-1: Sûre-i Kevser'in hurûfu kırkaltı (46), Besmele ile altmışbeş (65) huruf-u hecaiyeden mevcudu onyedi (17) dir. Nüzul-u vahyin havz-ı ekberi ve ekser Enbiyanın meşhur kevseri olan Kudüs-ü Şerifin fetih tarihi olan onyedi adediyle tevâfuk etmek sırrıyle işaret eder. (Rumuzat-ı Semaniye )

Besmele ile aded-i hurufu altmışbeştir (65). Bu iki rakam hurufa inkilab etse هُوَ olur. İhlasın başındaki هُوَ اللَّهُ ile هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ deki هُوَ ye manidar bakmakla beraber; altmışbeş sene-i veladetle, sene-i vefat dahil olmak veya arabi seneler itibari ile Sahib-ül Havz-ı vel Kevser olan Zat'ın ömrüne tevâfuk etmekle beraber; (Rumuzat-ı Semaniye )

 

Örnek-2:

madem sabıkan geçtiği gibi sûre-i Kevser, Fütuhat-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) ihtar eder. Ve kelimatıyla ve hûrûfâtıyla Feth-i Mekke ve Feth-i Beyt-ül Makdis ve Şam fütuhatına işaret eder. Elbette altıyüz seneye karib mühim bir merkez-i Hilafet-i İslamiye ve menba'ı neşr-i ahkam-ı Kur'aniye ve Kur'an-ı Hakimin muazzam ordusunun merkezi olarak, Kur'an bayrağını dörtyüz sene kadar kâinata karşı galibane tutan İstanbul'un tarih-i fethini Kur'an'da بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ işaretiyle müjde verdiği gibi; sekizyüzelliyedi teşkil eden اَلْكَوْثَرْ فَ ebced-i makamı sekizyüzelliyedi olarak, aynen بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ gibi İstanbul'un İslam eline geçmesi olan sekizyüzelliyedi tarihine tevâfuk etmekle işaret ediyor.
Çünkü:
اَلْكَوْثَرْ kime verilmiş ve ne için verilmiş sırrıyla, Kevser'in evvelinde أَعْطَيْنَاكَ kime verildiği için ondan كَ 'i alır. Ne için verildiğine delalet eden فَصَلِّ 'den neticeye işaret için فَ 'yi alır. كَ الْكَوْثَرَ فَ olur. Mecmuu sekizyüzelliyedi adediyle İstanbul'un fethini müjde veriyor ve Fütuhat-ı Muhammediyeye (A.S.M) dahil olarak en muhteşem cevami-i İslamiyeye merkez olup kürre-i arzda kılınan salat-ı kübranin bir mescid-i ekberi olduğuna elbette ima eder.
..............
Hem yediyüzelliyedide İstanbul İslam'ın eline geçmesine namzed olarak yol açılmış muhasara ile Fatihası okunmuş. Demek
الْكَوْثَرَ namzedliğini ve akd-i İslamiyete girmesine yediyüzelliyedide الْكَوْثَرَ aded-i ebcedisi imaen ifade ediyor.
...............
Evet yediyüzelliyedinin ahirlerinde ve ellisekizin evvellerinde Sultan Orhan zamanında Süleyman Paşa kumandasında Erler tabir edilen kırk kahramanın şahid olmasıyla, İstanbul Hükümet-i İslamiye akdi altına girmiş ve fatihası o tarihde okunmuştur. (Rumuzat-ı Semaniye )

İşte Rumuzat-ı Semaniye namı altında gayr-ı matbu' elyazma eserden verdiğimiz şu çok az bazı numuneler, herhalde zevki selim, aklı müstakîm kimseler için gösterir ki; Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bütün himmet ve gayretini Kur'an'ın kırk vech-i i'cazından biri olan tevafuk sırrıyla açılan anahtarlarla, onun i'cazına hizmet etmek istediği ve yegâne gayesi de o olduğu anlaşılır sanırım. Bu risaleden verdiğimiz numunelik bölümler maksada kifayet ediyor. Geniş bilgi isteyenler mezkûr eseri, hiç olmazsa Osmanlıca teksir Zülfıkar kitabında yer alan onun kısaca fıhristesini bulup okumalarını tavsiye ederiz.

 

İkinci Nokta'nın bir hatimesi

Bu hatimede Rumuzat-ı Semaniye dışında kalan bazı Nur Risalelerinde yer almış bir kısım âyât ve ehadîs-i şerifelerin Cifir ve Ebced hesabıyla gösterdikleri ilginç bazı tarihî hâdiselerden söz edeceğiz. Yani, yine Hazret-i Üstad Bediüzzaman'ın âyet ve hadîslerdeki ilmî tahkikatından örnekler göstereceğiz.
Birinci Âyet:
وَ الْعَصْرِ اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ Süresindeki âyetlerin acib ve garib işaretleri:

 

Teşrin-i sâni otuzuncu gün 1358 de Karadağ (1) başına çıkıyordum. "İnsanların, hususan müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar..." hâtıra geldi. Birden her müşkülümü halleden Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan, Sûre-i وَ الْعَصْرِ yi karşıma çıkardı. "Bak" dedi, baktım; her asra hitab ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyade bakan وَ الْعَصْرِ اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ âyetindeki اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ makam-ı cifrîsi bin üçyüz yirmi dört edip hürriyet inkılâbiyle başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalya harbleri ve Birinci Harb-i Umumî mağlûbiyetleri ve muahedeleri ve şeâir-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb-i Umumînin zemin yüzünde fırtınaları gibi semavî ve arzî musibetlerle hasâret-i insaniye ile اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ âyetinin bu asradahi bir hakikatı, maddeten aynı tarihiyle gösterip bir lem'a-i i'cazını gösteriyor.
اِلاَّ الَّذِينَ اۤمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ise, makam-ı cifrîsi, âhirdeki ه , ت sayılır, şedde sayılır, bin üçyüz ellisekiz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasâretlerden, bâhusus mânevi hasâretlerden kurtulmanın çare-i yeganesi iman ve a'mâl-i sâliha olduğu gibi ve mefhum-u muhalifiyle o hasaretin de sebeb-i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük, yâni imansızlık, fısk ve sefahet olduğunu gösterdi. Sûre-i وَ الْعَصْر in azamet ve kudsiyetini ve kısalığiyle beraber gayet geniş ve uzun hakaikın hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenâb-ı Hakka şükrettik.
Evet, âlem-i İslâm bu asrın hasâreti olan bu dehşetli ikinci harb-i umumîden kurtulmasının sebebi Kur'andan gelen iman ve a'mâl-i sâliha olduğu gibi, fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasârât ve zâyiatın sebebi de zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolunun bir meydan-ı harb olmamasının sebebi
اِلاَّ الَّذِينَ اۤمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakikatını fevkalâde bir surette yüz bin insanların kalblerine tahkikî bir tarzda ders veren Risale-in-Nur olduğunu, pek çok emarelerle ve şâkirdlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanaatları isbat eder. (Sikke-i Tasdik)

İkinci Âyet: اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ Süresindeki âyetlerin çok acib bir kısım işaretleri:

Sûre-i وَ الْعَصْرِ nükte-i i'câziyesi münasebetiyle Sûre-i Filden, mânâ-yı işârî tabakasından tevafuk düsturuna istinaden bir nüktesini beyan etmem ihtar edildi. Şöyle ki:
Sûre-i
اَلَمْ تَرَ كَيْفََ meşhur ve tarihî bir hâdise-i cüz'iyyeyi beyan ile gelen ve her asırda efradı bulunan o gibi ve ona benziyen hâdiseleri ihtar ve tabakat-ı işariyeden herbir tabakaya göre bir mânayı ifade etmek umum asırlarda umum nev-i beşerle konuşan Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyanın belâgatının muktezası olmasından, bu kudsî sûre bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor, fenaları tokatlıyor. Mânâ-yı işarî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâletde gitmenin cezası olarak cifir ve hesab-ı ebced ile üç cümlesi aynı hâdisenin zamanına tetabuk edip işaret ediyor.

Birinci Cümlesi: Kâbe-i Muazzama'ya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbil tayyareleriyle semavî bombalar yağdırmasını ifade eden تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle-i kudsiyesi bin üçyüz ellidokuz edip, dünyayı dine tercih eden ve nev'-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevafukla işaret ediyor.

İkinci Cümlesi: اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِى تَضْلِيلٍ kelime-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbenin nurunu söndürmek için hileler ile hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümat, dalâlette aksül'amel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi, bu asrın aynen hileler ile, desiseler ile edyan-ı semaviye kâbesini, kıblegâhını, dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbar, mağrur ehl-i dalâletin tadlil ve idlâllerine semavî bombalar tokadiyle cezalanmasına, aynı tarihi فِى تَضْلِيلٍ kelime-i kudsiyesi bin üçyüz altmış makam-ı cifrisiyle tevafuk edip işaret ediyor.

Üçüncüsü: اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ cümle-i kudsiyesi Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hitaben : "Senin mübarek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerremeyi ve Kâbe-i Muazzamayı hârikulâde bir surette düşmanlardan kurtarmasını ve o düşmanları nasıl bir tokad yediklerini görmüyor musun?" diye mânâ-yı sarihiyle ifade ettiği gibi, bu asra dahi hitab eden o cümle-i kudsiye, mânâ-yı işârîsiyle der ki : "Senin dinin ve İslâmiyetin ve Kur'ânın ve ehl-i hak ve hakikatın cebbar düşmanları olan dünya-perest ve dünyanın menfaati için mukaddesatı çiğneyen o ashab-ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!" diye mânâ-yı işârîsiyle, bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üçyüz ellidokuz tarihiyle aynen âfât-ı semaviye nevinde semavî tokatlarla İslâmiyete ihanet cezası olarak, diye mânâ-yı işârî ifade ediyor. Yalnız "Ashab-il Fil" yerinde "Ashab-id Dünya" gelir. "Fil" kalkar, "Dünya" gelir. (Sikke-i Tasdik)

1)    Karadağ, Kastamonu vilâyet merkezine yakın bir dağdır. (A.B.) 

 

Şimdi bazı hadîs-i şerifler

1)
اَلْخِلاَفَةُ بَعْدِى ثَلَثُونَ سَنَةً Hadîs-i Şerifin ihbar-ı gaybî nev'inden tarihçe musaddak beş lem'a-i i'caziyesi vardır.
Birincisi: Hulefâ-yı Râşidinin hilafetleri ile Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın altı aylık hilâfetinin müddeti otuz sene olacağını ihbardır. Aynen çıkmış.
İkincisi: Otuz senelik halifeleri olan Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Anh, Hazret-i Ömer Radıyallahu Anh, Hazret-i Osman Radıyallahu Anh ve Hazret-i Ali Radıyallahu Anh'ın ebcedî ve cifrî hesapları bin üçyüz yirmialtı eder ki, o tarihten sonra şerait-i hilâfet daha tekerrür etmedi. Hilâfet-i Âliyye-i Osmaniye bitti.
Üçüncüsü:
ثَلَثُونَ kelimesi, cifr hesabı bin seksenyedi eder ki, tarihçe hilâfet-i Abbasiyenin inkıraziyle hilâfet-i Osmâniyyenin tekarrürüne kadar olan zaman-ı fetret tayyedilse bin seksen küsür kalır. Eğer nâkıs hilâfetler sayılsa ثَلَثُونَ سَنَةً deki "sene" lâfzı ilâve olur. O halde bin ikiyüz iki eder ki, "Rumuzat-ı Semâniyye-i Kur'aniye Risaleleri"nde hem اِنَّا فَتَحْنَالَكَ hem Fâtiha, hem Sûre-i Nasr, hem Sûre-i Alâk gibi çok yerlerde aynen hilâfetle beraber Devlet-i İslâmiyenin hem terakki, hem galibiyet devresi olan bin ikiyüz iki tarihini gösterir. Hem nâkıs hilâfetle beraber bütün müddet-i hilâfet-i İslâmiye bin ikiyüz ikidir ki, tam tamına tevafukla haber verir.
وَاِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتِى فَلَهَا يَوْمٌ وَاِلاَّ فَنِصْفُ يَوْمٍ Hadîsinin mu'cizâne ihbar-ı gaybîsini izah eder. Yâni, bu Hadis, kıyametten değil, belki galibane hâkimiyyet-i İslâmiyeden haber veren "Onsekizinci Lem'a"da ve başka yerde bu hadîsin üç lem'a-i i'caziyyesini beyan ettiğinden burada kısa kesiyoruz.
Dördüncüsü:
اِنَّ اَلْخِلاَفَةَ بَعْدِى ilâ ahir… (1) Şeddeli اِنَّ yüz bir اَلْخِلاَفَةَ bin yüz kırkbir, بَعْدِى seksenaltı eder. Yekûnu: Arabîce bin üçyüz yirmisekiz olur ve Rumîce bin üçyüz yirmialtıdır ki hulefâ-yı Râşidînin isimleri ikinci vecihte gösterdiği aynı tarihe ve hürriyetin üçüncü senesindeki inkıtâ-i hilâfetin tarihine tam tamına tevafuku, elbette o lisân-ül-gayb olan Zâtın lisânında tesadüfi olamaz; belki onu da görmüş ona da işaret etmiş.
Beşincisi:
اِنَّ اَلْخِلاَفَةَ şeddeli nun bir nun sayılsa bin yüz doksaniki eder ki aynen ثَلَثُونَ سَنَةً cümlesinin gösterdiği gibi bin ikiyüz iki tarihine on farkla tam tevafuk ederek tam ve nâkıs bütün müddet-i hilâfeti göstermesi ve yalnız "hilâfet" kelimesi bin yüz onbir edip tam hilâfetin müddetine tam tevafukla beraber o müddete işaret eder. ثَلَثُونَ kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksenyedi adedine, yirmidört gibi cüz'î bir farkla muvafakat etmesi, elbette ve herhalde o Muhbir-i Gaybî'nin bir işaret-i gaybiyesidir ve bir nevi mu'cizat-ı gaybiyesinin bir lem'asıdır.
İşte bu kısacık Hadîsin câmiiyetine, sâir cevâmi-ül-kelim olan Hadîsler kıyas edilsin… (Sikke-i Tasdik- Gaybi

 

2-

Âhirzaman'dan haber veren mühim bir hadîs-i şerif:
لاَتَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ حَتَّى يَاْتِىَ اللّهُ بِاَمْرِهِ

Ramazan-ı şerifte onuncu gününde ikinci saatinde birden bu hadîs-i şerif hatırıma geldi. Belki Risale-i Nur şakirdlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi.
لاَتَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrîsi bin beş yüz kırk iki(1542) ederek nihâyet-i devamına îma eder. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ şedde sayılır. Fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beş yüz altı(1506) edip, bu tarihe kadar zahiren ve aşikârane, belki galibane olarak sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ .. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
حَتَّى يَاْتِىَ اللّهُ بِاَمْرِهِ fıkrası dahi şedde sayılır makam-ı cifrîsi 1545 olup, kâfirlerin başlarına kıyamet kopmasına îma eder. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
[Cây-ı dikkat ve hayrettir] ki, üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz(1500) tarihini gösterme-leriyle beraber, tam tamına manidar, makul ve hikmetli bir surette 1506'dan tâ 42'ye, tâ 45'e kadar üç inkılab-ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetabuk ve tevafuklarıdır. Bu îmalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda bir kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat, ve bir galib ihtimal olabilir. Fatiha'da (sırat-ı müstakim) ashabının taife-i kübrasını tarif eden
اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ fıkrası, şeddesiz bin beşyüz altı (1506) veya yedi7 ederek tam tamına ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ fıkrasının makamına tevafuku ve manasına tetabuku ve şedde sayılsa لاَتَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى fıkrasına üç manidar farkla tam muvafakatı ve manen mutabakatı bu hadîsin îmasını teyid edip remz derecesine çıkarıyor. Ve müteaddid âyât-ı Kur'âniyede (sırat-ı müstakim) kelimesi, bir mana-yı remziyle Risalet-in Nur'a manaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile; Risalet-in Nur şakirdlerinin taifesi, âhirzamanda o taife-i kübra-i a'zamın âhirlerinde bir hizb-i makbul olacağını işaret eder diye def'aten birden ihtar edildi. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

 

Ve daha bu neviden bir çok âyet ve hadîslerin Risale-i Nur'daki istihraclarını burada kaydedebilirdik. Lâkin makam, bütün onları burada toplamak yeri olmayıp, birer numunelerini göstermek yeri olduğundan kısa kesmek icab ediyor.

------------------------
(1): Çünki, hadîsin ibaresinde bazen (inne) ifadesiyle gelmektedir. (A.B.)

 

Üçüncü Kısım

Risale-i Nur'da Cifir işaretlerinin keyfiyeti: Bu bölümde bir kaç istifhamlı mebhaslar olabilir. Meselâ:
1- Neden umum makbul kitaplar içerisinde Risale-i Nur'lara daha çok gaybî işaretler, remizler ve imalar terettüb etsin?..
2- Bütün bu işaretler ve remizlerin Risale-i Nur'da gösterilmesinden gaye ve hikmet nedir?..
3- Risale-i Nur'lara Cifir ve Ebcedce olan işaretlerde olduğu gibi, mânanın muvafakat ve münasebetlerinin tatbikinde tekellüflü te'viller, yorumlar var mıdır, yok mudur?..
4- Risale-i Nur'a Kur'an'in işarî mâna tabakasında Cifir ve Ebcedce işaret eden ne kadar âyetleri vardır?..
5- Yine Cifir ve Ebced hesablarıyla Risale-i Nur'a bakan ve işaret eden hadîs-i şerifler var mıdır? Varsa hangileridir? Ve mecmu'u ne kadardır?..
6- Kur'an ve hadîslerden sonra, neden sadece İmam-ı Ali ve Gavs-ı Geylanî'nin kasidelerinde Risale-i Nur'a işaretleri bulunmuş ta, başka evliyadan pek nakiller yapılmamıştır?..
7- Kur'an ve hadîs ve diğer evliyanın Risale-i Nur'a işaretlerinin tamamı sayı bakımından ne kadardır?..
İşte bütün bu istifhamların cevabları ve ikna' edici delilleri Risale-i Nur'un ilgili risalelerinde müteferrik şekillerde var olmakla beraber, burada o cevablardan bazılarının birer kısımlarını kısa kısa bölümler hâlinde veımek faideli olur tahmin ediyoruz.

SUAL-1: Umum makbul kitaplar içerisinde neden Risale-i Nur'a daha çok gaybî işaretler, remizler ve îmalar terettüb etsin?..
(Bütün bu suallerin cevablannı, Hazret-i Üstad'ın Risale-i Nur'larda vermiş olduğu cevablarından alacağız. Belki zaman zaman ufak tefek izahlarımız da olabilir.)

 

CEVAB: «Ben kasemle te'min ederim ki; Risale-i Nur'u senadan maksadım; Kur'an'ın hakikatlerini ve imanın rükünlerini te'yid ve ispat ve neşirdir.» (Şualar sh: 747)
«Bütün kıymetdar kitaplar içinde Risale-i Nur, Kur'an'ın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın takdir ve tahsinine ve Gavs-ı A'zamın (K.S.) teveccüh ve tebşirine vech-i ihtisası nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur'a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Malûmdur ki bazı vakit olur, bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehid olan bir adam, bir velayet kazanır; ve soğuğun şiddetinden incimad etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir, işte aynen öyle de: Risale-i Nur'a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki: Kur'an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anhu üç kerametle ona beşaret vermiş ve Gavs-ı A'zam (K.S.) kerametkârane ondan haber verip, tercümanını teşci' etmiş.» ( Şualar sh: 748)

SUAL-2: Bütün bu işaretlerin ve remizlerin gösterilmesinden gaye ve hikmet nedir?..

CEVAB: İkinci Sual: Keramet izhar edilmezse daha evlâ olduğu halde, neden sen ilân edersin?
Elcevap: Bu, bana ait bir keramet değildir. Belki Kur'anın i'caz-ı manevîsinden tereşşuh ederek has bir tefsirinden keramet suretinde bizlere ve ehl-i îmana bir ikram-ı Rabbanî ve in'am-ı İlahîdir. Elbette mu'cize-i Kur'aniye ve onun lem'aları izhar edilir. Ve nimet ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdis-i nimettir.
وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti izharına emreder. Benim için medar-ı fahr ve gurur olacak bir liyakatım ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere-i Risâle-i Nur ve mu'cize-i maneviye-i Kur'aniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle itikad ettiğimden i'caz-ı Kur'anî hesabına izhar ederim. Bütün kıymet bir mu'cize-i Kur'aniye olan Risâle-i Nur'dadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bediüzzaman ismi onun imiş, yine ona iade edildi. Risâle-i Nur ise, Kur'anın malıdır ve manasıdır. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

SUAL-3: Risale-i Nur'a Cifir ve Ebcedce olan işaretlerde veya mânanın muvafakat ve münasebetlerinin tatbikinde tekellüflü te'viller, yorumlar var mıdır, yok mudur?..

CEVAB: Risale-i Nur'ların içinde Ebced ve Cifirle alakadar olan kısımları iyice ve derinlemesine okumuş, Ebced ve Cifirle beraber hikmet ve te'viller ilminin varlığını ve bu ilmin hâs olarak nâdir bazı insanlara Allah tarafından ihsan edildiğini kabul eden ve bilen kimseler, kat'iyyen hükmedebilirler ki; Nur Risalelerinde asla öyle hodfuruşâne sun'î ve tekellüflü te'viller ve münasebetsiz, mânâsız yorumlar yoktur. Lâkin böyle olmasına rağmen, bazı insanlar ve ismi âlim bir takım kişiler, kendi ind ve âlemlerinde, Risale-i Nur'un Cifrî ve Ebcedi hesablarında olsun, gerekse Üstad Bediüzzaman'm gayet bedi' ve garib, hikmetli ve rasihâne olarak onları manevî münasebet ve muvafakatlarıyla tefsir ve te'villerinde olsun, bazı tenkidleri olmuş ve hâlen de olmaktadır. Az sonra vereceğimiz bazı misallerle görüleceği üzere, hakikaten tenkid edenler, ya mes'eleyi kavrayamamış, ya da mevzuun mebde ve müntehasını birleştirerek idrak edememiştir. Yahud da bazı zâhirperest âlimlerin müteassıb ve katı mesleklerine göre hareket ederek; maneviyat, esrar ve gaybî işaretler gibi şeylere katılık ve cümûdluklarından inanmamazlık durumlarından gelmiştir.

Tenkid mevzuu istifhamlar ve cevabları


Bu münasebetle, Cifir ve Ebced ilminin umumî mahiyeti, hakikati ve keyfiyeti hakkında vârid olmuş veya olmakta olan bazı şübhe ve tenkidlere, üst taraflarda kâfi derecede cevabları verilmiştir. Burada ise, bazı cüz'î, amma yine menşe' ve kök itibariyle; gaybî işaret gibi şeylere katı zâhirperestliğin taassubu adına inkârdan gelen bir şübhe ile Risale-i Nur'un hususî bir kısım yerlerinin, yani Cifir ve Ebced mes'eleleriyle alâkadar yerlerinin bazı te'villi, gaybî işaretlere olan tatbikatları serrişte edilerek ilişmelerine temas edeceğiz. Şöyle ki:
Risale-i Nur'dan ilk olarak Cifir ve Ebced işaretleri hakkında yazılan "Sekizinci Lem'a"da, Geylanî Hazretlerinin
نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فىِ حَانِ حَضْرَتِى .. حَبيِبًا تَجَلَّى لِلْقُلُبِ فَجَنَّتْْ ile başlayan kasidesi içinde yer alan beş satırlık kısmı, Cifir ve Ebced hesablarınca yapılmış olan tahkik ve araştırmada; Risale-i Nur'a ve Hazret-i Üstad'ın isim ve lâkabına ve sâireye gaybî işaretler bulunup kaydedilmiş. Mezkûr tahlil on sahife kadardır. Bu on sahife tahlil ve tahkikten sonra; Cifir ve Ebced ve riyazî hesablarla bir derece ispatı yapılmış olan mes'elenin neticesi bağlanırken; gaybî işaretlerin münasebet ve muvafakatları noktasında bir değerlendirme yapılmıştır. Geylanî'nin beş satırlık mezkûr kasidesinin beytleri bu değerlendirme içinde tekrar edilerek, herbir beytin altında "İlm-i Cifirle mânası" diye birer başlık ile neticesi ve manevi münasebetleri izah edilmiştir.

İşte bu değerlendirmedeki o başlıklara bazı hocalar, hatta bir yakın dostumuz ve Risale-i Nur'u bir derece bilen, bizim de hürmet ettiğimiz bir zât, zaif midelerinin hazmedemediği bir bedihî hakikata itiraz ile:
"Bu ne demektir? Cifir ile mânası da mı olurmuş?"
diye bir çeşit bîçarelik ve tufeyliliklerini izhar tarzında, Nur'a müştak ehl-i imanı kendileriyle beraber ve kendileri gibi bulandırmak istemişler.

Şimdi bahsi yapılan Geylanî'nin mezkûr kasidesinin beş satırından sadece birisinin değerlendirilmiş olan durumunu arzetmek istiyorum, işte kasidenin beşinci satırı:
وَ كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلَّهِ مُخْلِصًا .. تَعيِشُ سَعيِدًا صَادِقًا بِِمَحِبَّتىِ

Bu beytin, ilk önce Sekizinci Lem'anın baş tarafındaki Cifir ve Ebced hesablarıyla yapılmış olan tahlil şeklini, sonra da
"İlm-i Cifir ile mânası" diye yapılmış başlıklar ile manevî münasebet tefsirlerini arzedeceğiz. Tâ ki herkes görsün ve bilsin ki; Bediüzzaman'a itiraz eden kimseler, ilmin ve hakikatin bir çok noktalarında ne kadar câhil ve gabî ve behresizdir, anlasınlar.
İşte bu beytin tahlil kısmındaki durumu, bir nümûne olarak bir kısmı şöyledir: 2.Vecih: Aynı satırın başında
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasiyle o müridine diyor ki: "Vaktin Abdülkadirîsi ol." Bu قَادِرِى kelimatı, hesab-ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş eder. Üstadımızın lâkabı "Nursî" olduğu cihetle, "Nursî"
nin makam-ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı ediyor. Birtek fark var. O tek elifdir. Bin mânasında "elf"e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşde Şeyh-i Geylânî'ye mensub bir zat, Şeyh-i Geylânî tarzında hakikat-ı Kur'aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten üstadımız, bin üçyüz yirmialtı senesinde -Hürriyetin ikinci senesi mücahede-i mâneviyeye atılmıştır. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

3.Vecih: Onun iki ismi var:
"Said", "Bediüzzaman." Bu iki ismin mecmuunun makam-ı ebcedîsi "Ez-zaman"daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz ediyor. İki د bir sayılsa, üçyüzyirmibeş, aynen كَُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ deki muhatab o olmasına işaret ediyor, belki delâlet ediyor. Eğer اَلزَّمَان daki okunmayan elif-lâm sayılsa, kaideten قَادِرِى ye dahi bir elif-lâm dahil olmak lâzım gelir. Çünki târif için, muzafünileyh kalktıktan sonra elif-lâm lazım gelir, o halde dahi müsavi olurlar. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

Şimdi de, bu tahlilden on sahife sonraki değerlendirme bölümünde, aynı beyt ve aynı satırın neticesi ve manevi münasebet ve muvafakatini tefsir tarzında izah eden kısmının bir bölümünü kaydediyorum:

 


وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلَّهِ مُخْلِصًا .. تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى
İlm-i Cifirle Mânası:
"Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadiri ol, ihlâs-ı tâmmı kazan, fakrinle beraber maişetini düşünme, nâsdan minnet alma, ismin "Said" olduğu gibi maişette de mes'ud olacaksın! Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulûsi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sâdık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

İşte görüldüğü üzere, tefsir ve te'vil kısmındaki az fazlalık dahi, üst taraf da, on sahife evvelki bölümde, Cifir ve Ebced hesablarıyla; Hulusi Bey, Sabri Hoca, Bekir Bey ve Sıddık Süleyman gibi zâtların isimleriyle, Gavs'ın Kasidesindeki kelimelerde aynen bulunduğu için, neticesi de bu tarzda kaydedilmiştir.
Üst taraflarda bir kaç kez temas etmişiz ki; Cifir ve Ebcedin gaybî işaretleri bazı âyet, hadîs veya mezkûr kaside gibi mübarek ve kudsî kelimelerinde ilham ile hesab ve harf değerleri ile bulunmasından sonra; eğer o işaret edilen kimsenin veya hizmetin manevî münasebet ve hâl muvafakatları bulunmazsa, o işaretler nakıs kalır. Hâl ve durum itibariyle manevî münasebet ve mutabakatlar olduğu halde; ilm-i te'vil ve hikmet eğer olmazsa ve onunla o münasebetlerin tefsiri ve tatbiki yapılmazsa, yine de kuru ve nakıs kalır. İşte buradaki iş ise, mezkûr noktaların izah ve tefsirinden ibaret bir değerlendirme durumudur.
Hâl öyle iken, bir de gel görelim ki, Hoca Efendi bunları bilemiyor. Bilse bile, öylesi manevî ve gaybî işaretlere inanmıyor veya inanmak istemiyor. O durumda biz ne yapabiliriz ki?..

 

SUAL-4: Risale-i Nur'a, Kur'an'ın işarî mâna tabakasında Cifir ve Ebcedce bakan ve işaret eden ne kadar âyetleri vardır?

CEVAB: Birinci Şua olan "İşârât-ı Kur'aniye Risalesi"nde otuz üç âyet kadar kaydedilmiş. Rumuzat-ı Semaniye, Kastamonu Lahikaları ve Onüçüncü ve Ondördüncü Şualar'da ve nihayet Emirdağ Lahika mektublarında belki onbeş âyet daha vardır. Bütün bunların tamamı belki elli âyeti bulmaktadır. Ancak şu da var ki; herbir âyetin veya lâhikalardaki küçük sûrelerin yalnız birer işareti değil, herbirisinin bazan beş, altı, yedi, hatta on veçhile ayrı ayrı işaretleri kaydedilmiştir. Bu durumda, elli kadar âyetin herbirisinin ortalama beşer işaret vecihleri olsa, mecmu'u ikiyüzelli vech-i işaretleri vardır demektir. Risale-i Nur'u okuyanlarca bu durum ma'lum olduğu ve üst taraf da da bir iki nümûne kaydedilmiş olmasından burada ayrıca numunelerin kaydına girmeye lüzum görülmedi.

SUAL-5: Yine Cifir ve Ebced hesablarıyla Risale-i Nur'a bakan ve işaret eden hadîs-i şerifler de var mıdır?

CEVAB: Evet, bazı âyetler gibi Risale-i Nur'a mânaları cihetiyle bakan hadîs-i şerifler olduğu gibi, Cifir ve Ebcedin riyazi hesablarıyla da bir kaç hadîs-i şerif vardır. Bu hadîs-i şeriflerin bir kısmı bizzat Hazret-i Üstad tarafından ele alınmış ve işaretleri kaydedilmiştir. Bunların yanında bir de Ahmed Feyzi, Muhammed Feyzi gibi Nur Talebelerinden âlim bazı zâtlar da bir kaç hadîs-i şerifleri bulmuş ve işaretlerini kaydetmişlerdir. Misal için meraklıları, Mâidet-ül Kur'an adındaki esere havale ederiz.
(1)


-----------------------------------------
(1): Mâidet-ül Kur'an eseri hakkında malûmat için, Hadîsler Bölümü sıra no: 1020'den önceki izahata bakınız.

 

SUAL-6: Kur'an ve hadîslerden sonra, neden sadece İmam-ı Ali ve Gavs-ı Geylanî'nin kasidelerinde, Risale-i Nur'a bakan işaretleri bulunmuşta, başka evliyadan pek nakiller yapılmamıştır?

CEVAB:
Evvelâ,
İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'dan başka evliyalardan nakil yapılmamış diye bir şey yoktur. Ancak bu iki zâtın işaretlerinden başka olan nakiller Cifir ve Ebced hesablarıyla değil, daha çok sözlerinin mâna ve işaretleri cihetiyle olmuştur.

Saniyen:
İmam-ı Ali ve Gavs-ı Geylanî'nin kasidelerinden istihraç edilmiş olan işaret ve remizlerle, bir nevi bütün evliya namına bir numune olarak kaydedilmiş. Çünki bu iki zâttan birisi, Sahabelerin en büyük velîsi; diğeri ise, Ehl-i Sünnet Vel Cemaatın tarikat ve tasavvuf evliyalarının en birincisidir, işte bu iki zâtın Risale-i Nur'a işaretleri var ise, herhalde sair evliyaların ki de vardır denilir. Fakat bu ikisinin işaretleri umum namına ehemmiyetle kaydedilmiştir.

Sâlisen:
Hazret-i Üstad'ın "Mufassal Tarihçe-i Hayatı" eserinde onun doğum ve velâdetiyle alâkadar olan yerde, bir çok meşhur evliyadan rivayet ve nakiller yapılmıştır. Oraya müracaat edilebilir.

Râbian:
Hazret-i Üstad, Şah-ı Nakşîbend, İmam-ı Rabbani ve Mevlâna Hâlid gibi zâtların da Risale-i Nur'la alâkadar olduklarını ve ona işaret ettiklerini lahika mektuplarında kaydetmiştir.

Meselâ: Şah-ı Nakşibend için şöyle demiş: Bugünlerde rahatsızlık için Evrad-ı Bahaiye'yi ezber değil, kitaba bakarak okudum. Âhirinde ihtitam-ı Bahaiye olan hâtimesini bilemediğimden, eskiden beri okumuyordum. Haydi bir defa bunu da okuyayım dedim. Gördüm ki: Bir sahifede ve uzun altı buçuk satırında, ondokuz defa "nur nur nur" kelimeleri... Kat'î kanaatım geldi ki Şah-ı Nakşibend, Gavs-ı Azam gibi Risale-i Nur'u ve kudsî hizmetini keşfen müşahede edip tahsinkârane haber vererek ona işaretler ediyor.(Emirdağ Lahikası)

 

Hazret-i Üstad görüldüğü üzere Şah-ı Nakşibend'in bu işaretlerini, sair gaybî remiz ve imalar gibi açmamış, tafsilatına ve te'villi tatbikatına girmemiştir. Fakat bize göre, bir vech-i mânası şöyle olabilir: Hazret-i Üstad, hayatının ehemmiyetli kısmında Şah-ı Nakşibend'in "Evrad-ı Bahaiye" veya "Evrad-ı Kudsiye"sini hep vird şeklinde okuduğu ve dolayısıyla virdlerinin sonunda Şah-ı Nakşibend gibi sair büyük evliyaya manevî sevab bağışlamasını yaptığı ve lüzumu kadar mesleklerini medhedip takdir ettiğini ve saire bir takım izahları olabilir.

Hem meselâ: İmam-ı Rabbani Hazretleri, Mektubat'ında:
"Âhirzamanda büyük bir ilm-i kelâm âlimi gelecek, bütün hakaik-ı imaniyeyi en güzel bir izah tarzıyla fasledecek" dedikten sonra; "Ben istiyorum ki, O olayım. Yahud da işte ben oyum!" dediğini ve fakat o zât, İmam-ı Rabbani değil, Risale-i Nur hizmeti olduğunu zaman gösterdi diye Üstad Bediüzzaman beyan buyurmuşlardır. (1)

Hem meselâ: Hazret-i Mevlâna Hâlid'in cübbesi hakkında yazdığı bir mektubda, Mevlâna Hâlid hakkında ezcümle şöyle diyor:

«Aziz Sıddık Kardeşlerim! Risale-i Nur Şakirdleriyle çok alâkadar Hazret-i Mevlâna 'nın cübbesini... ilh.» (Os. Şualar sh: 411)

 

Hem; "İlm-i esrar-ı hurufla en çok alâkadar ve meşgul olan Hazret-i Muhyiddin-i Arabi'nin neden herkesten daha evvel ve daha çok Risale-i Nur ve Üstad Bediüzzaman hakkında gaybî işareter bırakmamış?" diye vârid olan bir suale Hazret-i Üstad:
"Hazret-i Muhyiddin, benim ileride onun mesleğini bir derece tenkid edeceğimi hissettiği için, ben ve Risale-i Nur hakkındaki işaretleri perdeleyerek bırakmış. Yoksa aslında onun çok işaretleri vardır."
mealinde cevab vermiştir diye Üstad'ın büyük talebelerinden Mustafa Sungur, Bayram Yüksel gibi zâtların hâtıralarında yâdedilmektedir.

Bu izah ile beraber Hazret-i Muhyiddin-i Arabi'nin Üstad'ın hayatıyla ve Risale-i Nur'uyla ismen ve tarih göstererek alâka ve işaretlerinin tesbit edilmemiş olmasıyla birlikte; bu zâtın eserlerini mütalaa etmiş kimseler bilirler ki; O'nun en çok meşgul olduğu hâdise ve mes'ele, âhirzamanda gelecek olan Büyük Mehdî'nin hizmeti, vazifesi, durumu ve hâlidir. Filhakika; Hazret-i Muhyiddin, Mehdî hakkında bir çok acib ta'rifler ve nişanlar göstererek sergilemiştir. Üst taraflarda, onun "Anka-u Mağrib" eserinin nihayetinde, Hz.Mehdî'nin zuhur zamanını açık bir şekilde
خ ض جharflerinin Ebcedî sayısı son bulduğunda çıkacaktır diye kat'î hüküm ve ifade etmiştir. Her ne ise...

Hem; "İlm-i esrar-ı hurufla en çok alâkadar ve meşgul olan Hazret-i Muhyiddin-i Arabi'nin neden herkesten daha evvel ve daha çok Risale-i Nur ve Üstad Bediüzzaman hakkında gaybî işareter bırakmamış?" diye vârid olan bir suale Hazret-i Üstad:
"Hazret-i Muhyiddin, benim ileride onun mesleğini bir derece tenkid edeceğimi hissettiği için, ben ve Risale-i Nur hakkındaki işaretleri perdeleyerek bırakmış. Yoksa aslında onun çok işaretleri vardır."
mealinde cevab vermiştir diye Üstad'ın büyük talebelerinden Mustafa Sungur, Bayram Yüksel gibi zâtların hâtıralarında yâdedilmektedir.

Bu izah ile beraber Hazret-i Muhyiddin-i Arabi'nin Üstad'ın hayatıyla ve Risale-i Nur'uyla ismen ve tarih göstererek alâka ve işaretlerinin tesbit edilmemiş olmasıyla birlikte; bu zâtın eserlerini mütalaa etmiş kimseler bilirler ki; O'nun en çok meşgul olduğu hâdise ve mes'ele, âhirzamanda gelecek olan Büyük Mehdî'nin hizmeti, vazifesi, durumu ve hâlidir. Filhakika; Hazret-i Muhyiddin, Mehdî hakkında bir çok acib ta'rifler ve nişanlar göstererek sergilemiştir. Üst taraflarda, onun "Anka-u Mağrib" eserinin nihayetinde, Hz.Mehdî'nin zuhur zamanını açık bir şekilde
خ ض جharflerinin Ebcedî sayısı son bulduğunda çıkacaktır diye kat'î hüküm ve ifade etmiştir. Her ne ise...

 

Hatime

Araştırmamızın netice ve sonunu tatlıya bağlamak ve tatlılaştırmak, daha doğrusu nurlandırmak ve misk rayihası gibi nurlu rayiha ile rayihalandırmak için, Risale-i Nur'da yazılı o binbir gaybî işaretlerin içerisinden bir kaç tane ilginç ve câzib ve parlak işaret numunelerini kaydederek bitirmek istiyoruz. Bunlar evvelâ Kur'an âyetlerinden, sonra hadîslerden, sonra da Keramet-i Aleviye ve Gavsiye Risalelerinden derlenecektir.

Ayetlerin işaretlerinden:

Üst tarafta başka başka münasebetlerle Risale-i Nur'a ve Üstad Bediüzzaman'ın ismine, lâkabına, vazifesine ve hayatına işaret eden bir kaç âyet-i kerimenin işarî mânaları yazılmışsa da, burada aynı âyetlerden, daha bariz, âdeta sarih işaretli âyetlerden numunelik için bir ikisini kaydediyoruz:
Meselâ: Şu âyetin gizli îmasını
اِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ âyeti te'yid ediyor. Çünki اِنَّ deki şeddeli nun bir sayılsa tam evvelki âyete tevâfuk ile, Hizb-ül-Kur'anın faaliyetine vâsıta olan bir hâdiminin Kur'an okumağa başladığı bin üçyüz iki tarihine, iki fark ile tevafuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa, bin üçyüz elli eder ki, bu tarihte Kur'andan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur'anın hizmetlerine çalışan Hizb-ül-Kur'anın faaliyeti ve dalâlet ve zındıkaya mânen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise, istikbalde tam galebelerine bir îma-i gaybîdir. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

İşte şu âyetin harfleri 1350 (1929) tarihini göstermekle; aynı o tarihte, dünyada ve âlem-i İslâmda bir çok hakiki mü'min ve mücahid cemaatların da hareket ve faaliyetleri bu âyetin işaretine mazhar olabilir. Lâkin Türkiye'de ve hem aynı o tarihte, Bediüzzaman Hazretleri İsparta'nın Barla Nahiyesinde, üç sene evvelisinden başlatmış olduğu Nur te'lifatı ve harekete geçirdiği iman hizmeti, en hararetli devrelerinden birisinin zuhur zamanıdır. Bilhassa Türkiye'de, o sırada Risale-i Nur cemaatı gibi iman ve Kur'an hizmetinde faaliyet ve hareket gösteren ikinci bir cemaat yoktu. Hem öyle bir iman hizmetinin isbatlayıcı delil ve burhanları olan Nur Risaleleri gibi bir risalenin değil, hiçbir dinî eser tab'edilmemekte ve neşri mümkin olmamaktaydı. Elbette Risale-i Nur'un tam o tarihte mühim bir hareket ve faaliyetle; ve bütün zındık ve kâfirlerin ilim meydanında perişan ve rüsvay olacakları bir tarzda iman hakikatlarını en keskin hüccet ve burhanlarla ispatını yaparak neşredilmesi... Elbette, manevî münasebet ve makam muktezası gibi karinelerle, Nur Cemaatı ve Nur hizmeti, âyette hususî şekilde medar-ı nazardır denilebilir.

Başka bir âyet: (Hacc Sûresi âyet: 38)

اِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ اۤمَنُوا -şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa, اۤمَنُواdeki "vav" dahi meddedir- makam-ı cifrîsi ve ebcedîsi binüçyüz altmışiki (1362) eder ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz zamana, hem manası, hem makamı tevafuk ediyor. Elhamdülillah dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor. Sonra hatırıma geldi ki: "Acaba netice ne olacak?" diye merak ettim. Gördüm: اَللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ * طُوبَى لَهُمْ deki iki cümle, tenvin sayılmak şartıyla, makam-ı cifrîsi aynen binüçyüz altmışiki, (eğer bir med sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder) tam tamına hıfz-ı İlahiyeye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevafuk ederek, bir seneden beri büyük bir dairede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfuziyetimize teminat ile teselli veriyor. (Şualar sh: 305)

Görüldüğü veçhile 1943 tarihinde, başta Üstad Bediüzzaman olmak üzere, birçok seçkin Nur Talebelerini imha ve idam plânını yürütmek üzere Denizli hadisesiyle girişilen harekette, Denizli Hapsi tecrid koğuşunda bulunan ve herşeyden, muhabereden hatta müdafaa yapmaktan men'edilen Üstad Hazretleri, Kur'an'dan mezkûr teselli ve te'minatı bulmuş ve hapisteki talebelerine göndermiştir. Âyetin teselli ve beşaret işaretinin gösterdiği gibi, hapsin neticesi beraatle ve bütün Nur Risalelerinin iadesiyle neticelenmiştir.
Ve bir başka âyet de, 1943 yaz aylarında, Denizli hâdisesinin başlatıldığı günlerde, Üstad Hazretleri henüz Kastamonu'da iken, oranın nezarethanesinde yazmış olduğu bir fıkra da şudur:

Ramazan-ı Şeriften bir gün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından kuvvetli ihtimal verdiğimiz ve doktorun tasdikıyla bir zehirlenmek hastalığıyla hararetim kırk dereceden geçmeye başlamış iken, Kastamonu'da Adliye Müdde-i Umumîleri ve Taharri Komiserleri menzilimi taharri etmeye geldiler. Ben o dakikadan sonra başıma gelen dehşetli taarruzu bir hiss-i kablel-vuku' ile anlayarak ve şiddetli hastalığım dahi ölüme gidiyor diye, İsparta Vilâyetinde kıymettar kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip o mübarek toprakta def-nolmamı kalben niyaz ettim. Hizb-ül Ekber-ül Kur'anî'yi açtım. Birden bu âyet-i kerime: وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِرَبِّكَ karşıma çıktı: "Bana bak!" dedi.
Ben de baktım, üç kuvvetli emare ile mâna-yı işarî bana ve bize teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musibeti bir cihetle hiçe indirdi... Ve İsparta'ya mevkufen beşinci nefyimi o kalbî duamın kabul olmasına delil eyledi.
Birinci Emare (şeddeler sayılır) hesab-ı Ebcedi ile 1362, bu senenin Arab'ı aynı tarihine tevafuk edip, manasıyla der: "Sabreyle! Başına gelen kazâ-yı Rabbanî'ye teslim ol. Sen inayet gözü altındasın. Merak etme! Gecelerde tesbihat ve tahmidata devam eyle!..» (Os. Siracünnur sh: 219)

Hazret-i Üstadın bu mektubunun kalan iki emareler ile tahlil kısmını buraya yazmaya gerek görmedik. Âyetin teselli ve te'minatı, Denizli Hapis hâdisesinin başlangıcında ve hapsin içinde çok mevzu' olmuş ve hatta Hazret-i Üstad Kastamonu'dan alınıp götürülürken, yolda otobüsün içinde, İnebolu'lu Ziya Dilek'in şehadetiyle, Hazret-i Üstad bu âyetin teselli ve müjdesini hapisteki talebelerine kendisiyle göndermesi gibi hâller ile, Üstad'ın bu âyetin kudsî mâna ve tesellisiyle hâdisenin başlamasından evvel de meşgul olduğunu göstermektedir. "Mufassal Tarihçe" kitabındaki ilgili yerde bu hâdise teferruatıyla kaydedilmiştir.

Hadîslerin işaretlerinden:

Risale-i Nur'da hadîs-i şeriflerin işaretleri, âyetlere nisbeten azdırlar. Büyük edip ve âlim olan Ahmed Feyzi Efendi "Mâidet-ül Kur'an" eserinde ondört kadar hadîslerin işarî mânalarını bulmuş ve Hazret-i Üstad tarafından bu eser tashih ve kabul görmüş olmakla beraber, bizzat Hazret-i Üstad'ın kaydettiği hadîs-i şeriflerin işaretleri ise, az miktardadır. Bunun hikmeti ise, herhalde hadîs-i şeriflerin lâfızlarında aynı mâna, fakat değişik tarz lâfızlarla bu-lunabildiğindendir. Çünki Cifir ve Ebced hesabı, harfleri nazara alır. Bununla beraber bu makamda, üst tarafta kaydettiğimiz bir-iki hadîs-i şerife ve Ahmed Feyzi Efendi'nin "Mâidet-ül Kur'an" eserinde yer alan hadîslere atfen ve iktifaen kısa kesiyoruz.

Hazret-i Ali'nin kasidelerinden alınmış kerametli işaretler:

İmam-ı Ali'nin (R.A.) üç adet kerametlerini kaydedip ispat eden üç tane Risalelerin içindeki pek çok gaybî ve beşaretli işaretlerinden sadece bir kaç nümûne alıyoruz:
1- İmam-ı Ali'nin (R.A.) Ercüze namındaki kasidesinde
اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا .. بِتَّ بِهَاالاَمِيرُ وَالْفَقِيرًا cümlesi, tam tamına aynı tarihi, yani lâtin hurufunun cebren kabul ettirildiği tarihini gösteriyor. Cifir ve Ebcedle, fıkranın mânasını takviye ediyor ki, bu beytin harflerinin Ebcedî hesabı 1349'dur. Miladî hesabın karşılığı 1928'dir.

Yani on dördüncü asr-ı Muhammedîde (a.s.m.) bin üç yüz kırk dokuz (1349) ve Rûmice bin üç yüz kırk yedi (1347)'de Arabî hurufunu terk edip, ecnebi ve acemi hurufuna İslâmlar içinde başlanacak. Hem umum, hem fakir ve zengin emir ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleri ile o hurufu cebren ğrenecekler. Çünkü bir nüshada بَاتَ dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise kat'i ve cebri ifade ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındakiعُجْمٍ ise o zamanın istılahınca Arabın gayri Lâtince ve Frenkî huruf demektir. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

 

 

2- Celcelûtiye Kasidesi'nden: فَقَاتِلْ وَ لاَتَخْشَ وَ حَارِبْ وَ لاَتَخَفْ fıkrası pek zahir ve kat'i bir surette harb-i umumiyi gösterdiği gibi, harb-i umumide gayet tehlikeli bir surette harbe iştirak eden bu fakirin en korkunç zamanına bakar ve teselli eder, "korkma" der. Ve bu umumi hitapta hususi Risale-i Nur'un başlangıcı olan İşârâtü'l-İ'câz'ın mebde-i telifiyle ve âlem-i İslâmın en müthiş ve korkulu musibet zamanını mânâsıyla gösterdiği gibi cifir ve ebced hesabıyla da gösterir. Mânâ ile cifir hesabı ittifak ettiği yerde ima kuvvetlenip işaret derecesine çıkar. Çünkü وَ لاَتَخْشَ Hicri bin üç yüz otuz yedi (1337), Rumî iki küsür fark eder. O halde bin üç yüz otuz dörde (1334) iniyor. O tarihte yalnız tek başımla Rusya'nın şimalinde en korkulu bir vaziyette ve esaretten firar ettiğimin zamanıdır. فَقَاتِلْ وَ لاَتَخْشَ beraber olsa bin dokuz yüz kırk küsur oluyor ki, Allahü âlem o tarihte diğer bir harbi umumi (1) çıkmasına işaret etmekle beraber.. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

 

Hazret-i Şeyh Abdülkadir-i Geylanî'nin Kasidelerinden alınmış işaretlerinden:

 

Amma فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ fıkrasında şâyan-ı hayret bir tevafuk var ki: İlm-i Cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki eder.Şu halde يَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ meâl-i gaybîsi " Yâ Risalet-ün-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücahedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!" Filhakika Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücahedesinde tevakkuf etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşârât-ül-İ'caz'ı te'lif ile beraber Eski Saidden sıyrılmak niyet edip, yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i mâneviyeye başlayıp, iki-üç sene sonra da Dâr-ül-Hikmet-i İslâmiyede bir iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylânînin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr-ı Kur'âniyeyi neşretmiş. Lillâhilhamd, şimdiye kadar devam ediyor. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

Aynı kasidenin bir başka yerinde:

اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا İlm-i Cifir itibariyle, makam-ı ebcedî hesabiyle, bin üçyüzotuzaltıyı gösterir. Demek Hazret-i Gavs, "Bu tarihte istikbalde gelecek müridini emr-i İlâhî ile muhafaza edecek " diyor. Evet, bu bîçâre Said dahi diyor: Nev'-i beşere gelen en büyük bir musibet Harb-i Umumî hengâmında, çok tehlikelere mâruz kaldım. Hazret-i Gavs'ın gösterdiği arabî tarihte veya az evvel, hârika bir surette kurtuldum. Hattâ bir def'a, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukabil bana isabet ettiği halde te'sir etmediler. (Sikke-i Tasdik- Gaybi)

İşte teberrük için burada gösterilen numuneler, umum işaret ve remiz ve îmaların ancak yüzde bir ikisidir. Cifir ve Ebced kanunlarıyla ve bunun yanında ilm-i hikmet ve te'vil düsturları ve Nurlarıyla keşfedilmiş ve istihraç edilmiş işaret ve remizlerin mecmu'u binin üstünde olduğunu yazmıştık. Bütün bunlar bir tek noktaya, bir tek hâdiseye işaret edip, parmaklarıyla onu gösteriyorlar. Elbette bunlar, uyanık mü'minleri dikkat ile bakmaya da'vet edicidirler. Amma dünya imtihan yeridir. Bakanlar bulunduğu gibi, bakmayanlar da bulunacaktır. Lâkin burada en mühim husus şudur ki: Bakıp tetkik etmediği, görüp tahkik eylemediği halde itiraz edenlerin, hatta su'-i zanlarla Hazret-i Bediüzzaman gibi bir iman ve hidayet abidesinin şahsiyetini ve hizmetini gıybet edenlerin, cehalet ve taassublarına acıyoruz. Yoksa hiç alâkadar olmayıp, bakmayanlara birşey diyeceğimiz yoktur. Çünki öylesi durum, bir lâkaydlık addedilir. Onda bir sual ve cevab işi ve muaheze mes'uliyeti belki olmayabilir.

Şu noktayı da burada hatırlatmak isteriz ki; Allah'ını, Peygamberini ve Kur'an ve islâm'ın gerçek ve müstakim yolunu seven mü'minler; elbette ve herhalde, Hazret-i Üstad Bediüzzaman'a ve hizmetine ve mesleğine -iştirak etmese de, benimsemese de- itiraz etmemesi, aleyhinde bulunmaması., ve cehalet adına tenkid etmemesi şart ve vâcibdir. Çünki kat'iyyen tebeyyün etmiştir ki; bilerek Bediüzzaman'a ve mesleğine itiraz etmenin, tenkid etmenin, hele çirkin gıybetlerle aleyhinde bulunmanın, doğrudan doğruya Kur'an ve Peygamber ve islâm dinine itirazı ve tenkidi içine almaktadır.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri dokuz yaşından doksan yaşına kadar bütün herşeyiyle, tamam himmet ve gayretiyle ve bütün samimiyet ve ihlasıyla; -dünyada hiçbir şey, hiçbir meta, hiçbir gaye ve hedef, hiçbir şan ve şeref gözetmeden- Kur'an'a ve islâm'a hizmet etmiştir. Hayatı pürüzsüzdür. Dinin izzeti, islâm'ın yüceliği ve imanın safvet ve salâbeti adına onun hayatı yüce şanlarla, kahramanlıklarla doludur. Her türlü ihlassızlık şaibelerinden uzaktır. Dünyevî menfaat gibi hasis şeylere asla ve kat'â tenezzül etmemiş bir din rehberidir.

O halde O, elbette umum mü'minlerin müşterek malı olan bir hakikata bütün ehl-i iman namına hizmet etmiştir. Öyle ise, bu durumdaki bir Bediüzzaman'a itiraz veya tenkid edenler, herhalde ve mutlaka ya câhil ahmaktır, ya da muannid mütaassıbdır, yahud da bilerek veya bilmeyerek dinsiz mülhidlerin tuzağına düşmüş olarak zendeka hesabına bir davranıştır. Allah muhafaza buyursun!.

Cenab-ı Allah (C.C.) lütuf ve keremiyle bize ve bütün hakikî mü'minlere ihlâs, samimiyet, dikkat ve dinde hamiyet ve gayret ihsan eylesin!
Âmin., âmin., âmin., bihürmeti Seyyid-il Mürselîn...
                                                                   SON

(1): Garibdir ki, burada Hazret-i Üstad, İkinci Cihan Harbi'nden beş sene evvel bu işarette harbin olacağını haber veriyor. Çünki İkinci Cihan Harbi 1939 Ekiminde başladı, 1940 ve 1941'lerde kızışarak dehşetlendi. (A.B.)

                                                                                                            A.BADILLI


bugün 11 ziyaretçikişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
MÜCEDDİD-İ AZAM BEDİÜZZAMAN on Facebook